Saksıdaki petunya, ölmek üzereyken "ah hayır, yine mi" demekten kendini alamayan bir çiçektir. Kendisini Douglas Adams'ın sayfalarında, bir türlü ölmek bilmeyen ruhunuysa satırlarımda bulabilirsiniz.

EVE DÖNMEK




Yaz, diyor şair.
Mor ufuktan bakan kızılötesi görüşüyle.
Aslında o doğrudan 'yaz' demiyor.
Dön, diyor sadece.
Eve dön, kalbine dön, şarkıya dön.
Şarkıya dön, eve dön, kalbine dön.

Benim evim buradan çok uzakta, deniz kıyısında bir yerdedir. Tam olarak nerede olduğunu, nokta atışı konumunu bilmiyorum. Onu bulmam için bir yolculuğa çıkmam gerekecek. Günbatımına doğru yola koyulacağım. Her nedense güneşin battığı tepelerin ardında olduğunu hissediyorum. Bir de ona ulaşmam için sarı tarlaları geçmem gerektiğini.
Bu hissiyatın kaynağı, içime doğmuş birkaç görüntü. Ne zamandır oradalar. Onları bir görseniz, eminim ki siz de resimlerdeki yerde yaşamak istersiniz. Ya da bu olanaklı değilse, gelir bir çayımı içersiniz.

Yeteneklerim el verseydi bir suretlerini dış dünyaya yansıtmak isterdim. Fakat ne yazık ki gördüğünün aynısını resmedebilen gerçekçi bir ressam değilim. Ben daha çok, duyguların peşindeyim. Çizerken de, yazarken de bu böyle. Duyguların ise şekli olmuyor biliyorsunuz. Ama çok canlı, çeşit çeşit renklerde olabiliyorlar. Yahut tek bir tanesi, birden çok rengin karışımından ibaret olabiliyor.
Evimin resmini çizmeye kalkışsam, birbiriyle çarpışan ama uyum içinde renkler görürsünüz. Bunların ekseriyeti günbatımı renkleridir. Mor, turuncu, kırmızı ve solmakta olan bir mavi. Yeşil yok denecek kadar azdır. Ama bu; ağacın ya da çimenin olmayışından değil, günbatımından kaynaklanır. Aksine, bol yeşillikli bir yerdir orası. Fakat börtü böceğin hareketli canlılığındansa bir akşamüstünün iş bitiriciliğine odaklanır resimlerdeki ana duygu. Yapılacaklar yapılmış, günün yorucu vakitleri sona ermiş, eve çekilip dinlenme zamanı gelmiştir. Bu resimlerde evin çevresi, dışı ve etrafındaki yaşam değil; ev önemlidir. Vurgu, evin içindeki doğal huzura yapılır. Yalnızca bir ev olmasından dolayı sahip olduğu o sade huzur.

Böylesine sakin bir resmin içimde doğabilmesini, öyle bir yaşantıya duyduğum fevkalade özlemden çok alışkanlıklarıma bağlıyorum. Ben zaten böyle bir hayattan geliyorum. İçinde büyüdüğüm ev sakin bir evdi. Elbette, beş çocuğun içinde büyüdüğü diğer evlere benzer şekilde bazı aşırılıkları yok değildi. Bağırışsız ve sürtünmesiz bir çocukluğu kastetmiyorum, içinde büyüdüğüm eve sakin yakıştırmasını yaparken. Her kalabalık ailede olabilecek gürültüye rağmen, bana kendi içime -olmayı en sevdiğim yere- dönebilme imkanı sunan bir ayrıcalıktan söz ediyorum daha çok.

Bir bahçemiz vardı. Ben o bahçedeki her bir ağaçla arkadaştım. Baharın gelmesini iple çeker, dallarında açılan goncaları tek tek sayardım. Bunun haricinde, evin içinde kitaplarım ve oyuncaklarımla özgürce yaşardım.
Birkaç arkadaşım olmuştu mahallede, bir de dost bellediğim kuzenlerim vardı. Onlarla çok güzel oyunlar oynardık. Fakat daha o zamanlarda, dışarıda başkalarıyla gereğinden uzun vakit geçirmek beni sıkardı. İçime dönmek, dışarıda geçirdiğim uzun günün üstüne şifa gibi gelirdi.
Hemen kendime hoş bir köşecik bulur ve hayaller kurardım. Yepyeni dünyalarda kendim için yepyeni ihtimaller yaratırdım. Yaşım ilerledikçe kurduğum dünyalar genişledi. Önceden yerel malzemelerim bana yeterken zamanla başka gerçekliklere açılmayı öğrendim. Kendi gerçekliğime bağlı olmamanın getirdiği o müthiş esenlik duygusunu yaşadım.

Özgür ruhluydum. Ve hayal dünyam özgür ruhum için mükemmel bir yerdi. Orada sınırlar yoktu. Hayallere sınır koymak onların niteliğine tersti. Sınır; insan yapımı, maddi ve gerçek bir şeydi. Kesinlikle hayal kurmayanların işi olmalıydı. Hayallerse gerçeküstü ve tanrısaldı. Tam sınırın ötesine geçildiği anda kaynağı belli olmayan bir güç gibi rastgele ve ansızın var oluyorlardı.
Hayaller sınırların öte yakasındaydı. Çerçevelenmiş surların dışını temsil ediyorlardı. Uzayda ne kadar boşluk varsa, ya da bir duvarın üstünden sonsuz kuvvetle atılan bir ok nereye kadar varabilirse, işte o kadar hayal vardı.

Antik filozoflara göre hayal dünyası evren kadar genişleyebilirdi, evrense sonsuza kadar. Onlar şöyle demişlerdi: Düşünün, bir duvarın üstünden sonsuz bir kuvvetle bir ok attınız. Bu durumda iki ihtimal vardır;
ya bu ok sonsuz uzayda sonsuza kadar gitmeye devam eder,
ya da bir engelle karşılaşır ve ona saplanır.
İlk ihtimalden evrenin sonsuz olduğu sonucu çıkar. İkincisindeyse döngüyü tekrarlarsınız. Karşınıza bir duvar çıkmışsa tekrar o duvarın üstüne çıkarsınız ve havaya doğru bir ok daha fırlatırsınız. Yine mi duvara tosladınız? Sorun değil. Ayağa kalkın ve yeni bir ok fırlatın!
Sonuç? Evren yine sonsuzdur.

Bu örnekte hayaller ancak sonsuz uzayı keşfe çıkan oklar olabilir. Okların duvarlarla kurdukları ilişki anlıktır. Kısa bir çarpışmadan ibarettir. Daha sonra oku atan, yani hayalci; oku saplandığı yerden, hayalini gerçek dünyanın sınırlarından kurtarır. Onu daha ötelere fırlatmanın çabasını verir.
Hayalden hayale koştuğum zamanlarda işte böylece sınırsızlığı öğrendim. Dış dünyanın ruhu boğazlayan ket vuruculuğuna karşı, bu sayede sakin kalabildim. Biliyordum ki kendi dünyamda özgürdüm. Öylesine özgürdüm ki neyin asıl ve kimin fer'i olacağına ben karar verebiliyordum. 

Aslolanın iç dünyam olduğuna kanaat getirdim. Bu bakış açışıyla reel dünyayı yorumladığınızda, dışarıda meydana gelen maddi vakıalar ancak yan etkiler doğurabiliyor üzerinizde. Bir diğer deyimle, o kadar da mühim olmuyorlar. Örnek vermek gerekirse; küçük bir çocukken kabul etmekten başka bir seçeneğinizin olmadığı şehir değişiklikleri, girdiğiniz yeni okul, alamadığınız bir kıyafet yahut artık hiç kar yağmaması gibi olaylar yalnızca iç dünyanızda bıraktıkları etkilerle var olabiliyorlar.
İç dünyanızda siz, yeterince zanaatkârsanız, olumsuz bir olayın yalnızca mesut taraflarını kırpabilirsiniz. Geriye kalanı ise o melûn çöplüğünüze, bilinçdışınıza atarsınız. Sonuncusu ne kadar sağlıklı derseniz, onu bir psikoloğa sormak lazım.

Bu bakış açısı beni bu zamana kadar iyi kötü getirdi. Hâlâ daha onun ekmeğini yiyor, iç dünyamı değerlendirebileceğim sakin bir yaşamın izini sürüyorum. Önemli olanın iç dengem olduğunu öğrenmek için başkalarıyla kurduğum istenmemiş ilişkilere bağlanarak yıllar geçirmeme gerek yok. Bakış açım bana neyin önemli olduğunu söylüyor. Evin neresi olduğunu biliyorum.
Fakat, her düşüncenin yanlışlanabilir bir tarafı olmalıdır diyor Karl Popper.
Öne sürdüğü teorem biraz karmaşık olsa da, nihayetinde şunu demeye getiriyor: Yanlışlanamayanlar, dogmalarınızdır. Dogma, ona göre, hayat görüşünün temeline yerleştirilmemelidir.
Ona hak veriyorum. Ancak sevgili bakış açımı şimdi yanlışlamaya kalkmayacağım. Bunu sonraki bir zamana bırakıyorum.

Şairin dediği bu muydu, eve dön derken?
Ben onun dediğinden etkilenerek kendi imgelemimde var olan evi hatırlamaya çalıştım. Sonra biraz imgelemimde gezindim. Hep yapmayı sevdiğim gibi. Bunu bugün yazarak yaptım. İyi oldu.

Şairlerin sözünü askıya almayın. Onlar bizden daha fazlasını görüyor, bilmediklerimizi biliyorlar. 
Onları dinleyin.
Alın size benden birkaç tavsiye:

Bahsi geçen şairimiz İsmet Özel: https://youtu.be/xqAyQiXO35g
Ev imgemizin benzeştiği Marjan Farsad: https://youtu.be/UF56c-FokEE
Ve neyin ev olmadığını hatırlatan bir film müziği: https://youtu.be/xidHApbIYxI

Hanne Geyik

Yazarak düşünüyorum.

Yorum Gönder