“Yazmak için ilham arama, ilham aradığını yaz.” demiş
yazarın biri. Kim olduğunu bilmiyorum. Belki kurgusaldır, zihnimin ürünüdür.
Beyin yapıyor böyle şeyler. İlham aradığım bir anda tam da kendisini örnek
alacağım türde bir tip yazar, bir hayalet, çıkagelmiştir ve çabamın yönünü
değiştirmeme vesile olmak istemiştir. Bana yine de bu sözde bir gerçeklik payı
var gibi geldi. Ernest Hemingway söylemiş olabilir mi?
Taşaklarıyla yazdığını duyduktan sonra onun adını anmaya
devam edebilen sayılı kadın okuyuculardan biriyim. Yazmayı taşaklara mı
indirgedi, orada ne demeye çalıştı bunu bilmiyorum çünkü. Ama Freudyen bir
tavrı benimsediği varsayımında da galiba onu okurdum. Eserin yaratıcısından
ayrı bir değerlendirmeyi hak ettiği kanısındayım. Her nedense ona farklı bir
varlık gözüyle bakıyorum.
Bu tavrım Freud’a kapı aralamamı ve onun eserlerine bence
hak ettikleri şansı tanımamı sağlayan unsur. Freud’un ateşlenmiş bir önyargıyla
karartılmaya kurban gitmemesi gereken yazımı tahmin ettiğimden çok daha nazik. Şimdiye
kadar onun yalnızca bir kitabını okuyabildim. Kitabın sayfaları altı çizilmiş cümlelerden
çıkmış oklar ve okların karşısındaki yorumlarla doludur. Kitaptaki üslup ve
düşünceyi aktarmada izlenilen genel mantık öylesine doyurucuydu ki, Freud’un
ilgilendiğim başka bir alandaki görüşlerini içeren bir başka kitabını daha
okumak arzusunu bende uyandırmaya yetti.
Freud’u hararetli bir şekilde olumsuzlayan, hatta bir yerden
sonra onu kötüleyen bir felsefeciye denk gelmiştim: Michel Onfray. Freud ve
onun hakkındaki bitmek bilmeden süregiden tartışmalara olan merakımız Onfray’le
kesişim noktamız oldu. Onfray, üzerimde etki bırakmış bir düşünürdür. Onun
Yolculuğa Övgü kitabı bir yıldan uzun bir süre yatağımın solundaki başucu
kitaplığımda durdu. Nihayetinde beni harekete geçiren ve yolcuğumu somut
dünyada eyleme dökme kararı aldıran yine onun sözleriydi. Bence beni Onfray’le
karşılaştırdığı için bile Freud, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Onun
düşüncelerine ve bunları yanlışlamaya veya kabul etmeye bir ilgim olmasaydı
yolum çok sevdiğim bir düşünürün iç dünyasından hiç geçmeyecekti.
Bu şekilde düşünmeyi, edebiyatçıların adlandırmasıyla
kendimi serbest çağrışımların çağlayanına bırakmayı seviyorum. Yazarken kural
tanımamayı ve kafam nereye eserse oraya gitmeyi seviyorum. Bence bu çok
eğlenceli bir pratik. Hem bir oyun hem bir öğreti. Baştaki sözü kim demiş ve
gerçekte öyle biri var mıymış bilmiyorum ama sözlerinde haklıymış. İnsan
gerçekten de ilham aradığını yazmalı. Sonra oradan başka konulara sapıp aklına
gelene bakmalı.
Bugün dinin dogma olup olmadığı üzerine çok sevdiğim bir
dostumla konuştum. Ben dinlerin dogma olduğunu, dogmalığın din mefhumu için
belirleyici bir karakter özelliği olduğunu düşünen taraftım. Dostumsa benim
gibi düşünmüyordu. O an, bazı gerçekleri fark ettiğimi kaydettim. Bir dostla
düşünmek, rüzgarlı bir havayla dalgalanmış bilindik bir gölün üstündeki bir
kayığa binmeye ve o kayıkla açılmaya benziyordu. Her zaman yapılan ve güvenilir
çünkü alışılmış bu yolculukta daima beklenmedik olaylar söz konusu olabilirdi.
Evet, dost doğası gereği bir göl kadar sakindi. Ancak ruhların iklimi rüzgarlıydı
ve rüzgar tersten eserse gölü kabartıp rotayı savurabilirdi.
Ben gölden genişçe bir su birikintisini, ufkun ardının gözükmediği
ve neredeyse denize eşdeğer bir doğal habitatı anlıyorum. Zira gölün deniz diye
yadsındığı bir yerde büyüdüm. Oysa bir göl aslında deniz değildir. Gölü deniz
olmaktan ayıran nedir diye sorduğumda aklıma coğrafyabilimsel bir tanımdan
ziyade şu geliyor: Çevresinin insan ayaklarıyla kat edilecek kadar yürünebilir
olduğu güvenini veriyorsa, o su birikintisi deniz değildir. Sınırları insan
gözüyle belirlenebiliyorsa, büyüklüğünü kavramak duyularımızın yetisini aşmıyorsa
baktığımız su deniz değil göldür. Bu bakımdan, büyüdüğüm yerdeki gölün
yadsınmasını ve bir deniz zannedilmesini anlayabiliyorum. Oraya bakarsanız bir
son yahut bir çizgi göremezsiniz. Denize bakarsanız da bir son yahut bir çizgi
göremezsiniz. Görebildiğiniz tek çizgi suyun kendisidir. Suyun ardında sudan
başka bir son varsa şayet, buna ancak hayal dünyası erişebilir. Ufka bakmak bu
yüzden ufuk açar.
Dost ve göl arasında bir bağ kurmam ve imgelemimdeki göllerin
ufuk açması mânidar. Tavuk mu yumurtadan çıktı yoksa yumurta mı tavuktan bilmem
ama dostluklarım beni ben yaptı: Sonsuza yazgılı bir ufkabakan. Onlara minnet
borçluyum. Hepsi, kendince, o ünlü bilim adamı gibi düşünüyorlardı: Yere değil
yıldızlara bakmalı. Kimine yıldız, bir insanın gözlerinin içi. Kimine yıldız,
bir kitabın iki kalın kapağı arasında.
