"Bizim büyük çaresizliğimiz" demişti Barış Bıçakçı. Ama bence o zaman bile, yani yine ölümden konuşmamıza rağmen, bu kadar çaresiz hissetmiyorduk. Ölümün kıyısında köşesinde, berisinde gerisinde; bir yerlerde birazcık yaşam kalmıştı.
Şimdi, ne yana baksam ölüm. Bir daha dirilmeyecek hayatlar görüyorum. Gidip kendi gözlerimle bakmamışken, bir de.
Gitmek istiyorum. İçimde, engelleyemediğim bir gitme arzusu. Bedenimi daha ne kadar olduğu yerde tutabilirim bilmiyorum.
Destek olmak ya da ümit vermek değil niyetim. Orada yalnızca ölüm olduğunu ve uzunca bir süre için de başka bir şeye yer olmadığını biliyorum. İşe yaramaz cüsseme de yer yok evet. Ama koşmak istiyorum. Hayatımda bir kez daha -ikinci kez- ak yerine karayı seçesim ve ölüme gidesim var.
Orada da çaresiz olacağım, evet. Ama ona bakarsanız burada da ölüyüm.
Hissettiğim tarifsiz acı var bir tek, hayata dair. Hiçbir şey yaşamamış, yaşamışlara el uzatmamış olmanın acısıdır bu: Boğazımı sıkan el, iştahsızlığım.
Bir şey yaşasaydım, acım bin beter olacaktı. Bu bir çıkmazdır, iki ucu dişli yılan. Yaşamamışken acım, bin değilse de beter. Acının bölüştürülmesi, diyorum ben kendimce. Adalete inananların bilinçsizce teraziyi dengeleme çabaları. Sadece hayatta kaldığın, nefes aldığın, yaşadığın -veya felaketi yaşamadığın- için suçluluk hissetmekten bambaşka bir boyut bu. Aktif bir hareket içeriyor. Kendini taşın altına koyuyor yürek. Yüklenebildiği kadarını yükleniyor kederin.
Çaresiz insanlara şunu önermişti Barış Bıçakçı: Hareket edin, "hareket etmezsen acı üstünde birikir."
Acıya, kedere, ölüme; karanlıkta kalmış, bitmiş ve tükenmiş ne kadar şey varsa ona koşmak isterken bir taraftan da derdim; karartımı, acımı üstümden def etmek mi yoksa?
Kendimi düşünüyor olabilir miyim bu halde bile, ölümle böylesine içli dışlıyken? Ölümle yüzleşmenin iki sonucu var nasılsa: ölmek ya da hayata dönmek. Bunca ölüme ve talihsizliğe bakıp da alçakça, 'bundan henüz bende yok, henüz vâdem dolmadı' diyerek kendimi hayata döndürmek gibi bir saklı niyetim var mıdır?
Yoksa neden yapayım ki, değil mi?
Bir insanın henüz yaşıyorken bodozlama ölüme dalmak istemesinin başka ne gibi mantıksal bir açıklaması olabilir?
Ölüme yaşamdan daha yakın hissediyorum kendimi. Ondan korkmuyor yahut çekinmiyorum. Oysa hayata atılmak denince ne büyük korku salar içimi! Benimkisi; yakınını arama dürtüsü, tanıdığına çekilme alışkanlığı.
"Dirayetliyim." diyorum kendime. "Ölüm ölüye dokunmaz, bir şeycik yapmaz." Hâl böyleyken gizemli bir görev için ölü bir coğrafyaya gidecek kendimden daha uygun bir gönüllü profili düşünemiyorum.
Evet, destek ya da ümit vermeye gitmeyeceğim. Bir görev uğruna gideceğim: Belki birazcık pişkinlikle, bir daha dirilmeyecek olanlara kendimi göstereceğim. Ben de öldüm pek çok kez, diyeceğim. Ölümüm sizinkinden farklıydı elbet. Ama bir kez ölündü mü, herkes aynıdır.
Ümitli bir konuşma değil bu, olmayacak da. Öldükten sonra bahsedilmez ümitten. O, hayata dair bir şeydir. Hayat beklentisi, diyelim.
Ancak ölen, böyle bir beklenti içine girebilir diyebilirsiniz. Ama aksine, hayatta olanların duyduğu bir şeydir ümit. Hayattadırlar, açtırlar. Hep daha fazlasına açtırlar; daha çok ekmeğe, daha çok sevgiye, daha çok ihtimale.
Oysa ölenlerin karnı doymuştur. Aç bile ölseler, bir daha ölmemek için yaşamak istemez onlar.
Ölen bilir. Bir boyut açılır yeraltına doğru. Oraya göçer ruhunuz. O kadar uzun süre orada konaklar ki, artık hep orada kalacak sanırsınız.
Oradakilerin ruhu öldü. Büyük bir göç başlayacak şimdi, yeraltına doğru. Fakat bu dünyayla hâlâ zorunlu bir ilişkileri var: Beden ısrar ediyor var olmakta. Topraktan kaçıyor, bir refleks bu. Yeraltına girmeye direniyor.
İşte o zaman, o anda; benim türümün devri, benimse devriyem başlıyor: Bir beden iki cihan, iki âlemde bir insan; ne burada ne orada, hem burada hem orada kimseler. Türkçe adıyla, Araftakiler. Kürtçesi Dû Gerdunî. İkircikli demek. İki dünyalı. İsmimizi onlara öğretmeye, yeni yaşamlarını kutlamaya ihtiyaç var. Kutlanası olmasa da, neticede yeni bir yaşam olduğu için.
Yeraltı dünyası zorlu bir yerdir. Buraya girmeden evvel ruhlar geleneklere uygun şekilde teskin edilmeli. Bu ritüele uyulmaz da, bir kişi bile geleni selamlamazsa; ruh kendini ölüme yakıştırmayabilir. Ait hissetmez, acı çeker. Böylelerinin dünyadaki bedenleri, kimsesiz ruhları için durmadan gözyaşı döker.
Bu görevi üstlenmek bana düşüyor. Kendimi şimdi, huzurunuzda, vazifelendiriyorum: Fırsatını bulduğum ilk anda ölenlerin ruhlarını selamlamaya gideceğim.
Ayaklarına gitmem şart. Öldükleri yere. Ölülerin gururları, ruhlarından ince. Yaşamı geride bırakmak kolay değil. Kırılabilir, yok olabilir; unutulabilirler.
Ölümü, acıyı ve kederi sırtlanabilsem de; işte buna dayanamam.

kharon ile aramı iyi tutmaya çalışıp bir beş yüz yıl benden uzak duracağına söz almama rağmen benden önce o kayığa binenler için üzülüyorum...
YanıtlaSil