Asıl işi; Pazar günleri sabahın erken saatlerinde henüz kalkmamış ev
sahiplerine dünyanın dört bir yerinden gelen peynirlerle donatılmış, çeri
domates ve portakal sularıyla Akdeniz’e boyanmış lüks bir kahvaltı hazırlamakla meşgul hademe taifesine mutfakta hazırlık yaparlarken arkalarında ses olsun diye yapılan
ve bu taifeye anlayabilecekleri bir dille, alttan alttan, üst katlarında
homurdanıp duran zengin kesimlerin ne gibi alışkanlıkları ve huyları olduğunu
anlatmayı amaçlayan bir magazin programını sunmak olan kanal muhabiri; aylardır
içini sıkan işinden bambaşka bir görevi ifa etmenin heyecanıyla, nihayet aldığı
eğitimin ve kendi misyonunun derecesine layık bir entelektüelle karşı karşıya
olduğunun bilincinde; üç gündür düşündüğü ve uzadıkça uzayan
listesindeki sorulardan hangisiyle başlayacağının kararsızlığını, en fazla bir
paragraflık cevaplar alacağı için ne de olsa pek çok soruya sıra geleceği inancıyla
söndürerek gözünü, gözü en az yorana iliştirir:
“Yazar olmayı istemiş
miydiniz?”
-Evet, küçüklük hayalimdi. Ama
şimdi böyle dersem doğru olmayabilir. Aslına bakarsanız, insan küçüklüğünde ne
hayal kurduğunu hatırlayacak kadar uzun yaşamıyor. Bir hayli zaman ister
çocukluğa dönmek. Ayrıyeten epey bir çaba. Bunca emeğin neticesinde elde
ettiğinizse küçük bir çocukken neler yaptığınıza dair birkaç anıdan fazlası
değil. Yani güç bela çocukluğa dönünce bile öyle şıp diye göstermiyor kendini
düşler. Düşler, ah o gündüz düşleri… Çok daha derinlerdedir. Onları bulmanız
için geçmişten öncesine gitmeniz gerekir: Bir zaman dışı boyutuna. Mesela,
rüyalarınıza. Anne karnından beri ve belki onun da öncesinden süregelen o
düşyerlerine. Bazen bir yıldızla aynı ve bağdaş hissetmemi, kökenini bilmediğim
ama bir vesile kıdemlerini sezdiğim rüyalarıma bağlarım. Derim ki, belki de
düşümüzü paylaştık. Onun düşü müdür hâlâ içimde tozutan? Ne diyordum, ah evet,
küçüklük hayallerim ve hayaller. Onlara ulaşma çabasından arta kalan davranış
silsileleri.
Yazardım daha küçücükken. Bunu
hatırlıyorum. Şimdi hangi çöplükte kaç nano kat mikro parçaya ayrıldığını
düşünerek vaktiyle onları atmama sebep olmuş vicdanıma yokluklarıyla dersini
verdiğim defterlerim vardı benim. Her gece yatmadan önce prenses olmak için dua
eden taşralı kızın saray lafı edildiğinde duyduğu heyecanı, ben defterlerime
dokunurken yaşardım. Sonra araya badireler girdi tabi. Herkesin o her zamanki
ailevi meselelerinden işte. Hiç karıştırmayalım oraları. E tabi bir de şahsi
meselelerim de cabası. Bir gün bir bakmıştım ki oyuncağımı arıyorum divaneler
gibi, çünkü kayıp.
İlk defterimi ne zaman attım
hatırlamıyorum. Ama liseye geldiğimde elimden çıkmışlardı çoktan. O şekilde üç
sene devam ettim. Deftersiz, yazısız; sağır. Sonra bir gün yine bir badire,
gökten inme girdi yaşamıma. Bu defaki hayırlıydı, hayırlara vesile olmuştu
Allahtan. O badireyi yaşadığım günü hiç unutmam. Lise son sınıftım. İçimde
kaynayan deli taşkınlıklarımı her nasılsa sus pus oturtmayı bildiğim sıradan
bir günde, ah bir anda, önce sırtımdan vurulmuşa sonra kulaklarımdan tavana
asılmışa dönmüştüm. Tam olarak neler olduğunu, olayın nerede ve kimlerin
huzurunda yaşandığını karıştırmayalım, hadise mühim değil. Mühim olan, o sırada
iç dünyamda yaşananlar: Ruhi bunalımımın o zamana kadarki en yoğun doruk
noktasına çıkışım, o noktada soluksuz on beş dakika kadar bekleyişim, kendimi zar
zor tekrar soluk almaya ikna edişim –zira öleceksem yalnızlığın uçsuz bucaksız zirvesinde
değil, börtü böcekle dolu bir ovada kavak ağaçlarına bakarak ölmek istemem; ani
bastıran sağanak misali üstüme hücum eden bir istekle ruhi bunalımın doruğundan
inmek isteyişim, önce temkinli yürümem ama ardından yuvarlanmayı göze alıp
pervasızca koşmam ve ah… O ancak dik bir yokuştan aşağı koşarken yaşanan evham
içinde, ayağını nereye basacağını bilmeksizin ve sürekli artan bir heyecanla
duramama hâli.
O gün bir defter vardı yanımda.
Onu açtım. Ve sıradan günlerimde susarak içimde kabarttığım ne varsa deftere
kustum. İğrençti ama tiksinmedim. Yalnızca bir rahatlamışlık hissiydi bedenimi sarıp
sarmalayan, hatırlıyorum.
İşte evet, o gün bugündür, yine
yazıyorum. On beş dakika nefes alamayarak anamı ağlatacak kadar ölüme
yaklaştığım o gün, tekrar hayata dönmek gibi bir şeydi yaşadığım. İlk ölüm
benzeri deneyimim; dışarıdan, bilimi bir kez daha yanıltmayacak kısalıkta on
beş saniye sürdü belki. Ama görecelilik kuramı, bana yahut koşullarıma her bir
saniyeyi keyfimizce uzatma imkanı veriyordu nasılsa. O menhus demeye dilimin
varmadığı badireden hemen sonra nefesim kesilir kesilmez, bir saniye bir dakika
gibi geçmiş demek ki benim için.
Küçükken kendimi bir yazar olarak
hayal etmiş miydim, hatırlamıyorum. Yine de beni o müşkül günde yaşamaya iten, olsa
olsa bir çocukluk hayaliydi. Nereden tutarsanız tutun, yazmak ve yazarak
kurtuluşa ermek, ancak terütaze bir hayal dünyasının kendini gösterdiği çıkış
kapısı olmalıydı. Bir çocuğun aklıydı bu. Bir çocuğun yaratıcılığı, onun zekası
vardı bu işte. Kurtarıcının rolü becerilerine göre usta işi bir incelikle
planlanmıştı. Kendi sesini unutayazmış birine kendini kurtarma görevi yüklenmiş ama bunu hangi usulle nasıl yapacağı çoktan hesaplanmıştı. Yoksa ben o
suskunluktan kurumuş biçâre hâlimle, nereden düşünebilirdim aşağılarıma inmeyi
ve deftere koşmayı?
Yazar olmayı istemiş miydim?
Herhâlde! Yoksa niye yazayım bunca zaman? İnsan istemediği bir işi ne kadar
süre yürütebilir ki? Bir ay? Bir yıl? Ne kadar da olsa bir ömürden fazla
değildir.
Ömürlerimiz bize kalmalı.
Başkalarına verilmiş bir ömür de, ömürdür elbet. Ama öyle tahmin ediyorum ki
öyle bir ömür, benim kendime yabancılaştığım korkunç lise yıllarıma
benzeyecektir. Korkunç demenize alınacak güzellikleri olsa da, üzmüştür sizi
seneler. Hem de çok. Dönüp bakmak istemeyeceğiniz kadar çok.
Liseden sonra kendime gelmek bir
dört senemi aldığından, ancak şimdi, okul hayatımdan mezun olduktan sonra
düzenli bir şekilde ve usturuplu bir dille yazıya dökebiliyorum yaşadıklarımı.
Ne müthiş! Geç olsun, güç olmasın demişler. Güç değil artık. Bunca suskunluktan
sonra konuşmak, iki litre suyu kafaya dikmek gibi. Kanasın. Kanayayım ki,
yarasın. Yazmak, rüyada yaralarıma bakmak. Anın içindeki sonsuzluk andan sonra
da sürecekmiş gibi, ilk defa gördüğün ama tanıdık bir yerde yadsımamak içine
çektiğin şifalı havayı. Yarasın.
Derken, kanalın, ne idüğü belirsiz bir köşe yazarına bu kadarını bile
çok gördüğü beş dakikalık süre bitti. Muhabir; yalnızca magazin izlemediği için
bile minnettar gözlerle selamladığı ve okumuş bir insan diyerek ilk başta bir
yakınlık hissettiği karşısındaki adama, travmalarla dolu lise hayatı yüzünden
üniversite yıllarından da tat alamamış olduğu için acımadı. Önce kendisine
yandı. Yarın yapacağı işi düşündü. Gerisin geri döneceği, elit yaşamın atar
damarının geçtiği stüdyosunda güne yine mutsuz başlayacaktı. Tek ümidi oradan
dışarıda alabildiği bir nefesken ve bu nefes rekabetçi medya kaosunda bulunması
zor hint kumaşıyken; şimdi kiminle yitirmişti bu ümidi! Bu röportajı
yayınlaması imkansızdı. Tek bir soru sorabilmişti ve ona da doğru düzgün bir
cevap aldığı söylenemezdi. Beyefendi dört bir yandan kırk konu yarmış, Kaf Dağı’ndan
su getirmiş, kafasını allak bullak etmişti. Bu ne biçim işti böyle? Gel de
patronun sen buralara uygun değilsin tavırlarını sineye çek şimdi. Ah be adam,
ah be adam… Tek soruluk röportaj mı olur! Alacağın olsun. Ben de senin peşini
bırakırsam bana da misyoner demesinler!

"Korkunç demenize alınacak güzellikleri olsa da, üzmüştür sizi seneler. Hem de çok. Dönüp bakmak istemeyeceğiniz kadar çok." Bu cümle çok nahif, çok gerçek, çok başka, bilemedim. İçimde bir yer evet dedi ondan gerçek kıldım. Bu cümleye Selda Bağcan'in "O Günler"nini armağan etmek istiyorum.
YanıtlaSilSelda Bağcan candır, bağrımızdan kopamayan nağmeleri havalandırmak en çok ona yakışır. O Günler'i güzel bir günde dinleyeceğim. Teşekkür ederim Rukiye (:
Sil