Saksıdaki petunya, ölmek üzereyken "ah hayır, yine mi" demekten kendini alamayan bir çiçektir. Kendisini Douglas Adams'ın sayfalarında, bir türlü ölmek bilmeyen ruhunuysa satırlarımda bulabilirsiniz.

TEK SORULUK RÖPORTAJ

 



Asıl işi; Pazar günleri sabahın erken saatlerinde henüz kalkmamış ev sahiplerine dünyanın dört bir yerinden gelen peynirlerle donatılmış, çeri domates ve portakal sularıyla Akdeniz’e boyanmış lüks bir kahvaltı hazırlamakla meşgul hademe taifesine mutfakta hazırlık yaparlarken arkalarında ses olsun diye yapılan ve bu taifeye anlayabilecekleri bir dille, alttan alttan, üst katlarında homurdanıp duran zengin kesimlerin ne gibi alışkanlıkları ve huyları olduğunu anlatmayı amaçlayan bir magazin programını sunmak olan kanal muhabiri; aylardır içini sıkan işinden bambaşka bir görevi ifa etmenin heyecanıyla, nihayet aldığı eğitimin ve kendi misyonunun derecesine layık bir entelektüelle karşı karşıya olduğunun bilincinde; üç gündür düşündüğü ve uzadıkça uzayan listesindeki sorulardan hangisiyle başlayacağının kararsızlığını, en fazla bir paragraflık cevaplar alacağı için ne de olsa pek çok soruya sıra geleceği inancıyla söndürerek gözünü, gözü en az yorana iliştirir:

“Yazar olmayı istemiş miydiniz?”

-Evet, küçüklük hayalimdi. Ama şimdi böyle dersem doğru olmayabilir. Aslına bakarsanız, insan küçüklüğünde ne hayal kurduğunu hatırlayacak kadar uzun yaşamıyor. Bir hayli zaman ister çocukluğa dönmek. Ayrıyeten epey bir çaba. Bunca emeğin neticesinde elde ettiğinizse küçük bir çocukken neler yaptığınıza dair birkaç anıdan fazlası değil. Yani güç bela çocukluğa dönünce bile öyle şıp diye göstermiyor kendini düşler. Düşler, ah o gündüz düşleri… Çok daha derinlerdedir. Onları bulmanız için geçmişten öncesine gitmeniz gerekir: Bir zaman dışı boyutuna. Mesela, rüyalarınıza. Anne karnından beri ve belki onun da öncesinden süregelen o düşyerlerine. Bazen bir yıldızla aynı ve bağdaş hissetmemi, kökenini bilmediğim ama bir vesile kıdemlerini sezdiğim rüyalarıma bağlarım. Derim ki, belki de düşümüzü paylaştık. Onun düşü müdür hâlâ içimde tozutan? Ne diyordum, ah evet, küçüklük hayallerim ve hayaller. Onlara ulaşma çabasından arta kalan davranış silsileleri.

Yazardım daha küçücükken. Bunu hatırlıyorum. Şimdi hangi çöplükte kaç nano kat mikro parçaya ayrıldığını düşünerek vaktiyle onları atmama sebep olmuş vicdanıma yokluklarıyla dersini verdiğim defterlerim vardı benim. Her gece yatmadan önce prenses olmak için dua eden taşralı kızın saray lafı edildiğinde duyduğu heyecanı, ben defterlerime dokunurken yaşardım. Sonra araya badireler girdi tabi. Herkesin o her zamanki ailevi meselelerinden işte. Hiç karıştırmayalım oraları. E tabi bir de şahsi meselelerim de cabası. Bir gün bir bakmıştım ki oyuncağımı arıyorum divaneler gibi, çünkü kayıp.

İlk defterimi ne zaman attım hatırlamıyorum. Ama liseye geldiğimde elimden çıkmışlardı çoktan. O şekilde üç sene devam ettim. Deftersiz, yazısız; sağır. Sonra bir gün yine bir badire, gökten inme girdi yaşamıma. Bu defaki hayırlıydı, hayırlara vesile olmuştu Allahtan. O badireyi yaşadığım günü hiç unutmam. Lise son sınıftım. İçimde kaynayan deli taşkınlıklarımı her nasılsa sus pus oturtmayı bildiğim sıradan bir günde, ah bir anda, önce sırtımdan vurulmuşa sonra kulaklarımdan tavana asılmışa dönmüştüm. Tam olarak neler olduğunu, olayın nerede ve kimlerin huzurunda yaşandığını karıştırmayalım, hadise mühim değil. Mühim olan, o sırada iç dünyamda yaşananlar: Ruhi bunalımımın o zamana kadarki en yoğun doruk noktasına çıkışım, o noktada soluksuz on beş dakika kadar bekleyişim, kendimi zar zor tekrar soluk almaya ikna edişim –zira öleceksem yalnızlığın uçsuz bucaksız zirvesinde değil, börtü böcekle dolu bir ovada kavak ağaçlarına bakarak ölmek istemem; ani bastıran sağanak misali üstüme hücum eden bir istekle ruhi bunalımın doruğundan inmek isteyişim, önce temkinli yürümem ama ardından yuvarlanmayı göze alıp pervasızca koşmam ve ah… O ancak dik bir yokuştan aşağı koşarken yaşanan evham içinde, ayağını nereye basacağını bilmeksizin ve sürekli artan bir heyecanla duramama hâli.

O gün bir defter vardı yanımda. Onu açtım. Ve sıradan günlerimde susarak içimde kabarttığım ne varsa deftere kustum. İğrençti ama tiksinmedim. Yalnızca bir rahatlamışlık hissiydi bedenimi sarıp sarmalayan, hatırlıyorum.

İşte evet, o gün bugündür, yine yazıyorum. On beş dakika nefes alamayarak anamı ağlatacak kadar ölüme yaklaştığım o gün, tekrar hayata dönmek gibi bir şeydi yaşadığım. İlk ölüm benzeri deneyimim; dışarıdan, bilimi bir kez daha yanıltmayacak kısalıkta on beş saniye sürdü belki. Ama görecelilik kuramı, bana yahut koşullarıma her bir saniyeyi keyfimizce uzatma imkanı veriyordu nasılsa. O menhus demeye dilimin varmadığı badireden hemen sonra nefesim kesilir kesilmez, bir saniye bir dakika gibi geçmiş demek ki benim için.

Küçükken kendimi bir yazar olarak hayal etmiş miydim, hatırlamıyorum. Yine de beni o müşkül günde yaşamaya iten, olsa olsa bir çocukluk hayaliydi. Nereden tutarsanız tutun, yazmak ve yazarak kurtuluşa ermek, ancak terütaze bir hayal dünyasının kendini gösterdiği çıkış kapısı olmalıydı. Bir çocuğun aklıydı bu. Bir çocuğun yaratıcılığı, onun zekası vardı bu işte. Kurtarıcının rolü becerilerine göre usta işi bir incelikle planlanmıştı. Kendi sesini unutayazmış birine kendini kurtarma görevi yüklenmiş ama bunu hangi usulle nasıl yapacağı çoktan hesaplanmıştı. Yoksa ben o suskunluktan kurumuş biçâre hâlimle, nereden düşünebilirdim aşağılarıma inmeyi ve deftere koşmayı?

Yazar olmayı istemiş miydim? Herhâlde! Yoksa niye yazayım bunca zaman? İnsan istemediği bir işi ne kadar süre yürütebilir ki? Bir ay? Bir yıl? Ne kadar da olsa bir ömürden fazla değildir.

Ömürlerimiz bize kalmalı. Başkalarına verilmiş bir ömür de, ömürdür elbet. Ama öyle tahmin ediyorum ki öyle bir ömür, benim kendime yabancılaştığım korkunç lise yıllarıma benzeyecektir. Korkunç demenize alınacak güzellikleri olsa da, üzmüştür sizi seneler. Hem de çok. Dönüp bakmak istemeyeceğiniz kadar çok.

Liseden sonra kendime gelmek bir dört senemi aldığından, ancak şimdi, okul hayatımdan mezun olduktan sonra düzenli bir şekilde ve usturuplu bir dille yazıya dökebiliyorum yaşadıklarımı. Ne müthiş! Geç olsun, güç olmasın demişler. Güç değil artık. Bunca suskunluktan sonra konuşmak, iki litre suyu kafaya dikmek gibi. Kanasın. Kanayayım ki, yarasın. Yazmak, rüyada yaralarıma bakmak. Anın içindeki sonsuzluk andan sonra da sürecekmiş gibi, ilk defa gördüğün ama tanıdık bir yerde yadsımamak içine çektiğin şifalı havayı. Yarasın.

Derken, kanalın, ne idüğü belirsiz bir köşe yazarına bu kadarını bile çok gördüğü beş dakikalık süre bitti. Muhabir; yalnızca magazin izlemediği için bile minnettar gözlerle selamladığı ve okumuş bir insan diyerek ilk başta bir yakınlık hissettiği karşısındaki adama, travmalarla dolu lise hayatı yüzünden üniversite yıllarından da tat alamamış olduğu için acımadı. Önce kendisine yandı. Yarın yapacağı işi düşündü. Gerisin geri döneceği, elit yaşamın atar damarının geçtiği stüdyosunda güne yine mutsuz başlayacaktı. Tek ümidi oradan dışarıda alabildiği bir nefesken ve bu nefes rekabetçi medya kaosunda bulunması zor hint kumaşıyken; şimdi kiminle yitirmişti bu ümidi! Bu röportajı yayınlaması imkansızdı. Tek bir soru sorabilmişti ve ona da doğru düzgün bir cevap aldığı söylenemezdi. Beyefendi dört bir yandan kırk konu yarmış, Kaf Dağı’ndan su getirmiş, kafasını allak bullak etmişti. Bu ne biçim işti böyle? Gel de patronun sen buralara uygun değilsin tavırlarını sineye çek şimdi. Ah be adam, ah be adam… Tek soruluk röportaj mı olur! Alacağın olsun. Ben de senin peşini bırakırsam bana da misyoner demesinler!

Hanne Geyik

Yazarak düşünüyorum.

2 Yorumlar

  1. "Korkunç demenize alınacak güzellikleri olsa da, üzmüştür sizi seneler. Hem de çok. Dönüp bakmak istemeyeceğiniz kadar çok." Bu cümle çok nahif, çok gerçek, çok başka, bilemedim. İçimde bir yer evet dedi ondan gerçek kıldım. Bu cümleye Selda Bağcan'in "O Günler"nini armağan etmek istiyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selda Bağcan candır, bağrımızdan kopamayan nağmeleri havalandırmak en çok ona yakışır. O Günler'i güzel bir günde dinleyeceğim. Teşekkür ederim Rukiye (:

      Sil