Saksıdaki petunya, ölmek üzereyken "ah hayır, yine mi" demekten kendini alamayan bir çiçektir. Kendisini Douglas Adams'ın sayfalarında, bir türlü ölmek bilmeyen ruhunuysa satırlarımda bulabilirsiniz.

KAVAK YELİ

 


Burada ne aradığımı buldum! Buldum, evet. Hem de bir minibüsün tekli koltuğunda oturur vaziyette, güneş sağ yanağımı yakıyorken. Sabah saat sekizi on geçiyordu. Az öncesinde telefonumdan müzik açmıştım, oradan aklımda kalmış. Minibüs ben bindikten sonra üç durak kadar ilerlemiş, durakta duruyordu. Derken, işte o an: Evreka! İçeriye önce o koku girdi. Paris'ten özenle seçilmiş ve cam şişesi kalın kraponlarda korunmuş, nadide parfümleri andıran bir koku bu. Ben hiç Paris'te özenle seçilmiş nadide bir parfüm koklamamışım. Böyle bir koku neye benzer bilmiyorum. Ama yine de, tahmin yürütecek olsaydım herhalde bu duyduğuma benzetirdim diyorum kendi kendime. Kelimenin gerçek anlamıyla nevi şahsına münhasır. Başka birinde daha yok. Olamaz. En azından içinde bulunduğum coğrafyanın sınırlarında mümkün değil. Olsa bilirim çünkü. Bu coğrafyayı gezdim, dolaştım. Gezerken yönümü kokular belirledi, kokuyu takip ettim. İzci olamamışsam da bugüne bugün iyi bir koku avcısı olduğumu söyleyebilirim kendime. Kokular nerelerde farklılaşır, hangi koku hangi bölgeye hastır, bir bölgenin insanı kendi kokusuna karıştırmadan bölgesinin kokusunu nasıl üstünde taşır, iyi bilirim.

Nadide koku, kızıl saçları güneşte alevlenen bir kadından geliyordu. Kadın uzundu, saçları da uzundu. Uzun, gür, canlı. Yalnızca saçlarını biliyorum çünkü onu saçlarıyla tespit edebildim. Önce kokuya dikkat kesildiğim için kadının yüzünü görme fırsatını kaçırdım. Kadın, o binmeden hemen önce boşalan, tam önümdeki tekli koltuğa oturdu. Koltuğa oturmasıyla kokunun bedenime doğru savrulması bir oldu. Şanslıydım, kokunun kaynağına çok yakındım. Esinti kesilmek bilmiyordu.

Kızıla boyanmış göğün pembeleştirdiği suya dokunan ılık bir çöl rüzgarı nasıl sakinleştirirse ruhu, öylece mayıştım. Sanki, emin ellerdeydim. Bilindik ve aşina bir yere, bir resme, bir duyguya doğru taşındım usulca. 

Nasıl oldu bilmiyorum. Alakasız bir koku nasıl beni tanıdığım ama geçmişimde kalmış bir yere bıraktı, açıklayamıyorum. Ben sadece olanı izah edebiliyorum. Nasılını bilmiyorum ama oldu işte, diyebiliyorum.

Taşındığım resimde çok tanıdık bir imge karşımdaydı: Ufka doğru boylu boyunca uzanan sıra sıra kavak ağaçları. Yeşile boyalı oldukları zamanlar. Önce, Erciş'in iç bölgelerine giden sapak yol üstünde olduğumu sandım. O yolda birbiri ardına gelen geniş düzlükler, insanlar arasında olabildiğince eşit şekilde paylaştırılmıştır. Paylaşım sanki adalet konusunda çok hassas bir geometri bilimci tarafından yapılmış gibidir. Neredeyse dikdörtgen kesilmiş tarlaların kenarları birbirine ya denk ya orantılıdır. Paylaşılmış iki tarlayı birbirinden kavak sıraları ayırır. Tarlalar bakımlı, tarla sahipleri sorumludur. Her tarlada en az iki canlı bileşene denk gelinir: İnsan ve bitki veya insan ve hayvan. Bu ahenk, göle çıkan sapak yol boyunca yolun her iki tarafında da devam eder.

Gördüğüm resim, götürüldüğüm imge; Adilcevaz'a giderken gördüğüm bu yolla örtüşüyordu. Sonra sonra kavradım. Eksiği yoktu ama, hayır, o yol değildi. Çünkü fazlası vardı: Renkler ve yumuşak fırça geçişleri. Sona doğru üşengeçlikten top top bırakılmış çalı kümeleri, ağaçların afacan yeşili ve göğün gölgelerin boyutuyla uyuşmayan açık mavisi. Resimde bir uyuşmazlık fark ediyorum. Şöyle diyorum: Bu vakitte gök böyle mavi kalamaz. Bu olsa olsa, gerçek değil gerçeküstü bir yerdir. Bir ressamın tuvalidir.

Gözlerim eserin sahibini hemen tanıyor: Bir Yalçın Gökçebağ tablosu. Ah, evet. Şimdi görüyorum. Paylaşımın bir geometricinin işi olduğunu düşünmekte yanılmamışım. Ona şöyle diyorlar: Perspektif ustası. Bir kuşun bakışıyla, tepeden görünen enginliğe doğru kaybolurken görülen kırlangıç sürüleri. Bir yanda güneşin eli, sonbahar mı gelmiş dedirten altın ışık; öte yanda karanlığın sesi. İnsanlar, bitkiler, hayvanlar; birbirinin peşi sıra dizili.

Niye buradaydım, burada ne işim vardı diye sormadım. İlk defa, biliyordum. Kokusuna kapıldığım rüzgarı tanıyordum. Bu his, bu ağızda pamuk şeker gibi dağılan ve fakat damla sakızı gibi damağa yapışan tat. Gökçe bir ressamın göğe dokunuşunu seyrederken duyumsamış ama unutmuşum. 

Ben, hatırlamaya geldim. 

Bana bu kokuyu getiren rüzgar, gerçek ve gerçeküstü bütün kavaklardan esen o'dur.
O benim anamdır, yuvamdır, hocamdır. Ben onun çırağıyım. Ondan öğreneceklerim var.

Hanne Geyik

Yazarak düşünüyorum.

Yorum Gönder