Oraya gittim, demeyi seviyoruz. Bunu başardım, hedefime ulaştım,
yaptım ve gördüm demeyi de öyle. Peki ya oraya gidilemiyorsa? Ya yazmaya
niyetlendiğiniz öykü istenilen nihayete ermiyorsa? Dile gelmeyen sözcükleri
söylemekten kaçınmak için onu bir sondan mahrum mu bırakırsınız? Hiç yazmaz
mısınız yoksa? Gidilmeye niyetlenmiş yerlere gidilemeyen yolculuklar yazılmaya
değmez mi?
Bence bir yolculuk ne olursa olsun yazılmalıdır. Kaleminizi
alın ve bir defter eskitin, defterinizin sol kenarı açılmaktan buruş buruş
olsun ya da parmaklarınızı kıtlatın ve derhal bir klavyenin başına geçin, siz
her şeyi yerli yerinde anlatana kadar gece ışısın, sabah olsun demiyorum.
Yaşayın demek istiyorum. Size mutlakmış gibi görünen sona rağmen yaşayın. Gün
doğmadan yola çıkın ve gidebildiğiniz yere kadar gidin.
Yazmak ilk bakışta bir yazarın işiymiş gibi algılanabilir
ama o, çok yönlü bir eylemdir. Asla ve iyi ki sadece kendilerini yazar olarak
tanımlayanlara özgü değildir. Herkes yazabilir. Kulağa inanılmaz gelse de
yazmanın kişiden kişiye değişen şekilleri vardır. Ben, kendilerine has adları
olan türlü türlü eylemleri yazmanın kapsamına dâhil ediyorum. Yazmaktan onun
sözlük anlamından çok daha geniş, okyanustan hallice bir şeyi anlıyorum ve
şöyle diyorum: O bizim ortaklığımızdır, ortak noktamız.
Kimi yazarlar deneyimlerini ve eylemin dış hatlarını tarif
etmek için şöyle cümlelerin eteklerinde gezinirler: Yazmak, derler, benim için
(iyelik eklenmese olmaz, dünyada yazmak kadar kişisel başka bir eylem yoktur) suya benzer. Yaşamamı sürdürmem için zorunlu bir ihtiyaçtır o. Zorunlu olmasının
yanında nefes almak kadar da doğaldır. Yazmak, yalnızca bir yaşam tarzı
değildir. Belki de o bir ihtiyaçtan ziyade, kendini dayatan yaşamın kendisidir.
Yaşamımdan onu alırsanız yaşamım kurur.
Geriye bir hayat kalmaz. Bir nehrin kenarına vardığınızda siz ne hissederseniz
yazmadan önce ben de onu hissederim: Burnumun direğini sızlatır canlılığın
rahiyâsı.
Evet, onlar gerçekliğin biraz daha üstünde gezinirler,
kabul. Uçarı doğaları ve kelimelerle kurdukları laubalilik gereği, sıradanı
abartmakta onların üstüne yoktur. Olanı olduğundan başka göstermeye bayılırlar,
bundan keyif alırlar. Zorunlu bir ihtiyaç olması, suya benzemesi, bunlar da ne
ola ki? Ama sonuçta vardıkları yer enteresan. Oranın altı çizilebilir. Demek
yazmak, onunla en içli dışlı olanların söylediğine göre, yaşamaya eşdeğer.
Benim de çok benzer bir dünya görüşüm var. Size yaşamanın
yazmaya eşdeğer olduğunu söyleyeceğim. Fakat bunu söylerken bir matematik
denkleminin içinde olmadığımızı itinayla hatırlatacağım. Biz şu anda
kavramların dünyasındayız. Bütün kelimelerin dolaşık iplikler gibi birbirine
karıştığı evrensel boyut. Sözlerin kozmosu. Burada, eşitliğin bir tarafında yer
alan unsurla diğeri yer değiştiğinde sonuç farklı çıkabilir.
Yaşamak, yazmaktır. Bir şey yazmak istiyorsanız yaşayın
yeter. Bu pencereden bakıldığında yürümek, bir kalemi kavramak; elinizi yavaşça
üzerlerinde gezdirdiğiniz kuru otların kokusunu duymak, mürekkebi tatmakla bir
tutulabilir.
İnsanları ayaklı kitap olarak gören bir ben değilimdir sanırım.
Her birimizin kendi hikâyesini yaşadığı çok öncelerden aşikâr edilmişti.
Öyleyse, size sesleniyorum ey dostlar! Yazar olduğunuzu hatırlayın. Özünüze
dönün. Seçimlerinizde incelikli davranın. Gözlemleyin ve gidilecek muhtemel
yollar içinde içinize doğan ilk kavşaktan sapın. Sevmediyseniz, yol gözünüzü
korkuttuysa ya da başlangıçtaki duygunun yerini anlaşılmaz bir kaygı aldıysa geri
dönün. Bunu yapabilirsiniz. Bu hayat sizin eseriniz. Bir eser yaratmak özgür
olmayı gerektirir. Özgür olmak ise kendi kararlarınızla bile bağlı olmamayı ve
seçtiğiniz yollardan geri dönebilme cesaretini.
Ben bugün gitmeyi seçtiğim yere gitmeden geri döndüm
yolumdan. Bu tavrımı, kendi hikâyesini yazan birinin bilinçli özgürlüğü saydım.
Oraya gitmemek güzeldi. Bu sayede gitmeyi tahayyül etmediğim, var olduklarını
bile bilmediğim sapaklara sapabildim. Ah, ne güzel dinlenme duraklarıydı
oralar! Ruhumun; istediği şeye ulaşmak dışında, hesap edilmemiş koşullar altında
da huzur bulabileceğini gördüm. Yazgıya dönüşmüş bir seçimin hapishanesinden
kendimi kurtardım. Ve nihayet, Cohen’in ne demek istediğini anladım: I found my place in the chain.
Oraya gitmedim. Bunu diyebilmek, kafama esince şapkamı yan
yatırmak gibi. Bana dair, özünde özgür insana dair.
