Saksıdaki petunya, ölmek üzereyken "ah hayır, yine mi" demekten kendini alamayan bir çiçektir. Kendisini Douglas Adams'ın sayfalarında, bir türlü ölmek bilmeyen ruhunuysa satırlarımda bulabilirsiniz.

ZİNCİRLERİ KIRMAYA DAVET

 


Oraya gittim, demeyi seviyoruz. Bunu başardım, hedefime ulaştım, yaptım ve gördüm demeyi de öyle. Peki ya oraya gidilemiyorsa? Ya yazmaya niyetlendiğiniz öykü istenilen nihayete ermiyorsa? Dile gelmeyen sözcükleri söylemekten kaçınmak için onu bir sondan mahrum mu bırakırsınız? Hiç yazmaz mısınız yoksa? Gidilmeye niyetlenmiş yerlere gidilemeyen yolculuklar yazılmaya değmez mi?

Bence bir yolculuk ne olursa olsun yazılmalıdır. Kaleminizi alın ve bir defter eskitin, defterinizin sol kenarı açılmaktan buruş buruş olsun ya da parmaklarınızı kıtlatın ve derhal bir klavyenin başına geçin, siz her şeyi yerli yerinde anlatana kadar gece ışısın, sabah olsun demiyorum. Yaşayın demek istiyorum. Size mutlakmış gibi görünen sona rağmen yaşayın. Gün doğmadan yola çıkın ve gidebildiğiniz yere kadar gidin.

Yazmak ilk bakışta bir yazarın işiymiş gibi algılanabilir ama o, çok yönlü bir eylemdir. Asla ve iyi ki sadece kendilerini yazar olarak tanımlayanlara özgü değildir. Herkes yazabilir. Kulağa inanılmaz gelse de yazmanın kişiden kişiye değişen şekilleri vardır. Ben, kendilerine has adları olan türlü türlü eylemleri yazmanın kapsamına dâhil ediyorum. Yazmaktan onun sözlük anlamından çok daha geniş, okyanustan hallice bir şeyi anlıyorum ve şöyle diyorum: O bizim ortaklığımızdır, ortak noktamız.

Kimi yazarlar deneyimlerini ve eylemin dış hatlarını tarif etmek için şöyle cümlelerin eteklerinde gezinirler: Yazmak, derler, benim için (iyelik eklenmese olmaz, dünyada yazmak kadar kişisel başka bir eylem yoktur) suya benzer. Yaşamamı sürdürmem için zorunlu bir ihtiyaçtır o. Zorunlu olmasının yanında nefes almak kadar da doğaldır. Yazmak, yalnızca bir yaşam tarzı değildir. Belki de o bir ihtiyaçtan ziyade, kendini dayatan yaşamın kendisidir.  Yaşamımdan onu alırsanız yaşamım kurur. Geriye bir hayat kalmaz. Bir nehrin kenarına vardığınızda siz ne hissederseniz yazmadan önce ben de onu hissederim: Burnumun direğini sızlatır canlılığın rahiyâsı.

Evet, onlar gerçekliğin biraz daha üstünde gezinirler, kabul. Uçarı doğaları ve kelimelerle kurdukları laubalilik gereği, sıradanı abartmakta onların üstüne yoktur. Olanı olduğundan başka göstermeye bayılırlar, bundan keyif alırlar. Zorunlu bir ihtiyaç olması, suya benzemesi, bunlar da ne ola ki? Ama sonuçta vardıkları yer enteresan. Oranın altı çizilebilir. Demek yazmak, onunla en içli dışlı olanların söylediğine göre, yaşamaya eşdeğer.

Benim de çok benzer bir dünya görüşüm var. Size yaşamanın yazmaya eşdeğer olduğunu söyleyeceğim. Fakat bunu söylerken bir matematik denkleminin içinde olmadığımızı itinayla hatırlatacağım. Biz şu anda kavramların dünyasındayız. Bütün kelimelerin dolaşık iplikler gibi birbirine karıştığı evrensel boyut. Sözlerin kozmosu. Burada, eşitliğin bir tarafında yer alan unsurla diğeri yer değiştiğinde sonuç farklı çıkabilir.

Yaşamak, yazmaktır. Bir şey yazmak istiyorsanız yaşayın yeter. Bu pencereden bakıldığında yürümek, bir kalemi kavramak; elinizi yavaşça üzerlerinde gezdirdiğiniz kuru otların kokusunu duymak, mürekkebi tatmakla bir tutulabilir.

İnsanları ayaklı kitap olarak gören bir ben değilimdir sanırım. Her birimizin kendi hikâyesini yaşadığı çok öncelerden aşikâr edilmişti. Öyleyse, size sesleniyorum ey dostlar! Yazar olduğunuzu hatırlayın. Özünüze dönün. Seçimlerinizde incelikli davranın. Gözlemleyin ve gidilecek muhtemel yollar içinde içinize doğan ilk kavşaktan sapın. Sevmediyseniz, yol gözünüzü korkuttuysa ya da başlangıçtaki duygunun yerini anlaşılmaz bir kaygı aldıysa geri dönün. Bunu yapabilirsiniz. Bu hayat sizin eseriniz. Bir eser yaratmak özgür olmayı gerektirir. Özgür olmak ise kendi kararlarınızla bile bağlı olmamayı ve seçtiğiniz yollardan geri dönebilme cesaretini.

Ben bugün gitmeyi seçtiğim yere gitmeden geri döndüm yolumdan. Bu tavrımı, kendi hikâyesini yazan birinin bilinçli özgürlüğü saydım. Oraya gitmemek güzeldi. Bu sayede gitmeyi tahayyül etmediğim, var olduklarını bile bilmediğim sapaklara sapabildim. Ah, ne güzel dinlenme duraklarıydı oralar! Ruhumun; istediği şeye ulaşmak dışında, hesap edilmemiş koşullar altında da huzur bulabileceğini gördüm. Yazgıya dönüşmüş bir seçimin hapishanesinden kendimi kurtardım. Ve nihayet, Cohen’in ne demek istediğini anladım: I found my place in the chain.

Oraya gitmedim. Bunu diyebilmek, kafama esince şapkamı yan yatırmak gibi. Bana dair, özünde özgür insana dair.

Hanne Geyik

Yazarak düşünüyorum.

Yorum Gönder