![]() |
| Sanatçı: Garip Ay |
Yazmak neden bazen zor, bunu keşfettim. Çünkü korkuyorum, sözümü sakınıyorum. Söyleyeceklerimin etkisinden çekiniyorum. Oysa bıraksam, tam da o anlarda ruhumun ateşi nasıl da güçlü yanacak. İçimdeki enerji öyle bir akacak ki korkunun bendini yıkacak.
Bugün, içimdeki enerjinin akmasına izin veriyorum. Ağzımdan çıkan ilk kelimeler bana şunu söyletiyor: Filistin'de savaş var. İnsanın dönüştüğü vahşiyi izlerken tüylerim ürperiyor. Kaç gündür, okuduğum bölümün ne işe yaradığını düşünüp duruyorum. Orada, bize güvenceler vermişlerdi:
"Artık savaşlar bile kurallara bağlanmıştır ve yeryüzünün -kural olarak- bütün aktörleri bu kurallara uymak zorundadır zira bu kurallar çok ciddi yaptırımlarla sağlama alınmıştır."
"Bu kurallardan bir tanesine göre çatışma taraflarından hiçbiri tıbbi tesisleri bombalayamaz ve diğer tarafa önceden uyarıda bulunduğu gerekçesiyle sorumluluktan kurtulamaz. Tıbbi tesislerin boşaltılması baskısı yaralı ve hastalar için ölüm cezasına eşdeğerdir."
Elbette, bu kurallara uyulduğuna ve kuralların herkesçe uygulanacağına inanacak kadar saf değildim ama yine de uluslararası hukuk adıyla bir tamponun varlığı içime su serpmişti. Bütün çocuksu ütopikliğimi yiyip bitiren kuralsız bir dünyada, olması gerekenden bahsederek ümidimi yeşertir gibi olmuştu. İnanmamıştım ama inanmayı çok istemiştim.
Okurken, aklım karmakarışıktı evet -her zaman olduğundan hallice. Kaos durdurak bilmeden içimi sarmaya devam ediyordu. Bana maddenin özü olduğunu ve düzeni tanımadığını dayatmaktı niyeti. Nitekim, kaostu karşımdaki. Ona karşı direnmek şöyle dursun, onunla tartışmayı dahi düşünemezdim. Kaosun gökten mi indiği yoksa içimden mi yükseldiği belli olmayan dayatması günden güne bana egemen oluyordu ve ben bir tutacak arıyordum. Alışkanlıktan ve kaosun içine sürüklenmeye hazır olmadığımdan, korktuğumdan.
O zamanlar, kaostan çok bir farkı olmayan zihnimde zaten hep bir belirsizlikle yaşayageldiğimi nedense fark etmedim. Kaostan korunmak için tutunduğum şeyleri bana eski fırtınalarım getirmişti. Her biri, düzensizliğin hüküm sürdüğü bir bölgedeki gibi, tek başına anlamsız ve bütün olarak tutarsızdı. Tesadüfen bir araya gelmişlerdi. Bu gerçeği ya göremiyor ya da görmezden geliyordum. Kaosa yabancı olmadığımı anlamam zaman aldı.
Tutunacağım, diyordum: "Tutunmak zorundayım. Bu dünyada düzen olduğuna bir kanıt olmalı. Ellerimle kanıtlamalıyım düzeni, tutunarak! Hukuk, neredesin? Tam elimin altında. Söyle. Söyle hadi. Bana düzenin mümkün olduğunu, seni yaşamanın boşuna olmadığını söyle."
Annesi ölmüş bir çocuğun teyzesini sarsmasına benziyordu durumum: "Annem dışarıda, dönmedi hâlâ. Ama dönecek, biliyorum az kaldı, vakti yaklaşıyor. Çok yorulmuştur şimdi, ona da tabak koy hadi. Ne duruyorsun, niye kalkmıyorsun? Gelmek üzeredir diyorum, geldiğinde bir saniye daha bekleyemez. Onu bekletme diyorum sana, hadi!"
Hukuk kelimesinin sırtına ne kadar yük yüklediğimi şimdi anlıyorum. Bir elçi olmasını bekliyordum ondan. Herhangi bir elçi de değil: Kurtarıcının elçisi.
Kaos sanki, benim yaşadığım ve bildiğim değil de yeni bir şeydi. Fırtınalarımın daha ötesi de değil, hayır. Tamamiyle farklı, bana yabancı bir şey. Onu tanımadığımı düşündüğüm için ondan korkuyordum. Benim yaşadığım, tüm o karmaşam, atmosferimdeki dalgalanmalardan ileri geliyor olmalıydı. Rüzgarlı ruh hallerimdi ortalığı dağıtan. Yahut ruh hallerimin rüzgarları. Kaos ise, o bir karanlıktı. Ve efsaneye göre orada boşluktan başka hiçbir şey yoktu. Kaos uzayın kendisi olmalıydı.
Ben; bir dünyalı olarak, bir dünyalı gibi düşünüyordum: Uzayın beni kapsamadığını. Benim dışımda bir şey olduğunu. Bir atmosferle korunduğum sürece uzay bana dokunmazdı ve ben bir delilik yapmaya niyetlenip de atmosferi delmedikçe uzaya yetişemezdim. Boşluğun atmosferden geçemeyeceğini düşünecek kadar saftım. Atmosferin boşluksuz olduğunu hayal ediyordum. Maddenin kendisindeki boşluktansa hiç haberim yoktu.
İdrak gerçekleştikçe anladım ki boşluktan bizi, boşluktan yapılmış hiçbir şey koruyamazdı ve ne yazık ki her şey boşluktan yapılmıştı. Kaos, dışarıdan üstümüze doğru bir anda çöküyor olamazdı. Kaos bir keşifti. İçimizin ne kadar boş olduğunu keşfettiğimiz her dakika, onun sureti tecelli ediyordu.
Garip. Bir madde olduğunu anlamak yetmiyormuş gibi diğer maddeler gibi bir madde olduğunu kabul etmek zorunda kalıyor insan. Şişirilmiş aklın egosuna ne kadar da aşağılayıcı gelir bu basitlik. Bir dakika, der insan. Hemen bir adım öne çıkar. Konuşabiliyor ve kelimeleri sıralayabiliyordur nasılsa. Bir önemi olmalıdır bunun, bir ederi. Tanrı -şayet inanılıyorsa- ona sözcükleri boşuna vermiş olamaz. Ne yapıp edip bir şey yapmalı. Kurtarmalı kendini bu iğrenç, yüz kızartan, mide bulandıran önemsizlik yaftasından. Hayır, bir dakika! Kelimelerden bariyerler ve köprüler inşa etmek için vakit var hâlâ. Bağırır: "Ben basit bir madde değilim! Benim ruhum da var."
"Bunu düzeltebilirim. Boşluğu, kendi boşluğumu ruhumla doldururum. Evet. Bakın işte, tastamam! Kaostan eser yok. Her yer ruhumun yüce imgeleriyle dolu."
Bunu diyen yüce ruhlu insanlar bugün, patlak veren savaşa bakıp şaşırıyorlar. Ama kaos bu, diyorlar. Hani şu ruhlarının kapattığı, örttüğü, yatıştırdığı ve belki değiştirdiği sanılan kaos. Orada işte. İlk günkünden daha şiddetli, varlığını duyumsatıyor. Onun varlığı; varlığın tam tersi, zıttı olduğu için insanlara anlamsız geliyor. İnsanlar, hiçliğe varlık tanımıyorlar. Bu kelimenin hâlâ daha boşluğu dışladığını düşünüyorlar. Bir şey varsa yok değildir gibi ilkel argümanların arkasına sığınıyorlar.
Gözlerini açmalılar mı? Bilmem.
Belki de ben kapatmalıyım. Kaosa çıplak gözlerle bakmak savaşı durdurmuyor.
Kaos baktıkça küçültüyor sizi. Ben canım ne isterse onu yaparım, istersem sonsuza kadar genişlerim, diyor öfkeyle.
"Hele bir de baskılayıp indirgemeye uğraşırsanız beni, patlarım. Öyle bir patlarım ki eskide ne varsa kendime katarım. Yeni bir evren yaratmak başka nasıl olur sanıyorsunuz siz? Şimdi, eskide kalan için çok geç, gelecekse yeni başladı: Sessizlik ve karanlık. Gözleriniz bir süre bundan başkasını görmeyecek. Kulaklarınız duymadığınız şeyler işitmekten yorgun düşecek, sağırlığı tadacaksınız."
"Karanlığın ve sessizliğin birkaç insanın suçu olduğunu söyleyenlere itibar etmeyin. Beni kimse doğurmadı. Ben hep buradaydım. Sizden önce de vardım."
Kaos eskiden bir tanrıymış. Tanrılardan biriymiş. Benim tek tanrıcı zihnim kainatın tüm sonuçlarını ona atfediyormuş gibi görünebilir ama hayır, kaos o kadar güçlü değil. O; pek çok şeyse de mutlak bir Rab değil. Rab'lerden biri olup olmadığını ise bilmiyorum. Sadece, dediği gibi, bizden önce vardı. İçimizde de var. Bildiklerim bundan ibaret.
İçimizi en çok Jung deşmiş olmalı. En azından, yakın tarihte. Jung'un dediğine göre, içimiz tek bir şeyden ibaret olamayacak kadar akıl almaz bir yer. Orada, politeistler için başka tanrıların da yansımaları olduğunu düşünüyorum.
İçimizdeki boşluk, karanlık ve sessizlik, kendi kendine düzensizce hareket eden maddesizlik -ne derseniz deyin; evet, bu var. Dışımızda, belli olandan çok belirsizlik mevcut. Belli olanların hangilerinin belli olup olmadığı mevzusu bile kaosun alanına giriyor. Kaos, egemen ya da hakim olabilir. Ama yaşam hiçbir zaman sadece egemenlerin elinde dönmemiştir ve asla -veya aslında- onlarla alakalı değildir.
Judith Butler, savaş hakkındaki metnini 'şimdi şairleri davet ediyorum' diye bitirmiş. Kendisi bir Yahudi fakat onun savaştan anladığı ve savaştıkları bir başka. Şiddetin bağlamlandırılmaması, görecelendirilmemesi gerektiğini savunuyor: "Şiddeti gerekçesinden ayırmadıkça onun varlık sebebini ortadan kaldırmış olmazsınız, bu da şiddetin bir hak olarak doğmasına kadar giden süreci başlatmış olur."
Biz yine de, şiddetin daha şiddetli bir şiddetle sonlanmayacağı bir olasılık düşünebilmeliyiz, buna mecburuz derken, kısır döngüleri kırmak gibi bir hayali paylaşıyor. Ölümden sonra doğuma değil ama ölüm kadar doğuma da inanan bir felsefeci.
Kendi yaşamımın kaosun içinde yani hiçlikte bir şeyler var ettikçe başladığına şahit oldum. Ondan öncesi, yaşama hazırlık gibiydi. Karmaşa beni çepeçevre sarmasaydı, ufkum kararmasaydı, uykularım kaçmasaydı tohumluğum ortaya çıkar mıydı? Sanmıyorum.
Savaşın biteceğini vadedemem. Çok uzak gelecekteki zamanın birinde John Lennon'un rüyası gerçek olacak mı, bilemem. Lakin söyleyecek sözleri olanları kaosa beklerim. Niyetimiz boşluğu doldurmak değil ondan korkmamaktır. Boşluk doldurulamaz ama boşlukta yaşanabilir. Karanlık ve sessizlik, yaşamın başlaması için en uygun ortamdır. Doğal olarak ruhun ateşi de kaosta parlar. İnsanın nereden ve neden yandığı en çok karanlıkta belli olur. Ağzınızdan dökülecek özgün bir varoluşun duyulması için sessiz bir zamandan daha iyisi yoktur.
"ama yürekleri birleştiremezsiniz asla
şayet kendi yüreğinizden çıkmazsa.
Faust, Bölüm 1, Gece
and for those who resist, we are the voice "
in their chaos, we shine
Emel Mathlouthi
