Saksıdaki petunya, ölmek üzereyken "ah hayır, yine mi" demekten kendini alamayan bir çiçektir. Kendisini Douglas Adams'ın sayfalarında, bir türlü ölmek bilmeyen ruhunuysa satırlarımda bulabilirsiniz.

KALABALIKTA BAŞIBOŞ BİR ÇOCUK

 

Not: Bu yazı, hikaye adı altında serbest bir girişimdir. Kural dışı bir yerden geldiği için onu muntazam dilbilgisi kurallarıyla şekillendirmek istemedim. Nasıl doğduysa öyle. Yazana verdiği keyfi okuyana da vermesi dileğiyle!


Bir yaz akşamı. Büyük aile, kalabalık, cümbür cemaat hep beraber toplaşmışız. Bu, büyük aile pikniklerinden birinin dönüşü. Hepimiz için büyük bir olay. Sayıca fazlayız. Boyut olarak parmak kalınlığını geçmeyecek yeniyetme bizler, sayıca iki insanın parmak sayısından fazlayız. Kuzenler, amcalar, halalar, teyzeler, dayılar, başta bir dede ve birkaç tanınmadık aile dostu. Babaanne hep önce oturur, en rahat koltuğa o kurulur, yanına ise yüksek aile meclis üyeleri. Biz çocuklarsa akşama dükkana depolanacak meyve suyu kolileri gibi ahırdan dönme bir kamyonun içine sığıştırılırız. Çocuklar ve anneleri. Ama şikayet yoktur kimsede. Hiç kimseden çıt çıktığını duymazsınız o dönüşlerde. Yeni gelinler ve yengeler hariç. Gelinler, konu dışı. Bilmeyiz biz, çocuğuz daha. Anca annemizin kucağıyla ve semaver kokusundan bulanmış başımızı yaslayacağımız o toprak kokan dizleriyle ilgileniriz o yaşlarda. Kim ağlamış, kim niye harap olmuş bize ne bundan? Eğlendik mi, vakti güzel geçirdik mi, hasret giderdik mi? Tamam o zaman. Hem hayat bu. Belli mi olur, belki bu son defa birlikte yüzüşümüz hepsiyle. Öyle diyor büyükler. "Yarına çıkar mıyız Allah Kerim!" diyorlar hep. Neden öyle diyorlar, anlamaya değmez. Bir kulağından duyup ötekinden çıkaracaksın böyle sözleri. Şunu demeyi unutuyorlar ama nedense: "Tadını çıkar!" Küçüğüz biz daha. Anamızın kucağına anca yatmışız, yorucu bir yaz akşamında. Araba gidiyor, patır kütür. Sallıyor bizi, bir yerlere çarpıp duruyoruz. İnsan değiliz gibi. Uyuyoruz zaten, yarı insan sayılırız, yarısı uykuda çocukların. Öbür yarısının da gözleri gitti gidecek. Zor bela açık tutuyorlar, en neşeli kısmı kaçırmasınlar diye: İnsansı olmayan kamyon yolculuklarında edilen insansı sohbetleri: Ana konu, ardımızda bırakılan gün. Derince bir analizden geçiyor, ailenin her üyesi tarafından. Her üyesi dediysem, yalnızca bu ahır kamyona binmeye reva görülecek kadar çömez ve tıfıl olanlar. Enerjik olanlar, gün boyu oradan oraya koşuşturanlar. Ben varım burada, annem var, kardeşlerim var: Abim, ablalarım ve kuzenlerim. Küçük kardeşim yok daha, o kadar büyümemişim. Anneler için bir türkü çalar radyoda, şöyle der yanık türkü: Ah nenen ölsün, sarı gelin! Konuşurken boşalıverir birden yaşlar, ağlayıverirler gelinler hep birlikte, bahtsız kaderlerine. Suspus olurlar, suspus oluruz. Asla isyan etmezler. İmanlıdırlar çünkü. Saf ve temiz bir iman. İlk çocuklukta nasıl bilinmişse öyle, hiç ellenmemiş. Arada mızmızlanırlar o kadar. Ama bizler, ah bizler. Yaramaz düzeni yeryüzünün! Biz çocuklar, buna bile güleriz. Annelerimizin ağlamasından eşek şakalarımıza malzeme eşeriz. Ne yaramazdık, hiç ağlamazdık, biz küçükler. Büyüklerin aksine hep mutlu mesut ayrılırdık, hava soğuduğunda, o göl kenarından. Üstümüzde soda kokulu giysiler, birininki henüz kurumamış. Hasta olacak ama başka çaresi de yok. Giyecek mecbur. Kimsede fazladan bir yelek yok ki versin! Bir polar yelek, her birimiz için çok önemli. Geceler müthiş soğuk, gündüzün sıcağına inat. Kim çıkarsa şifayı o kapacak. Nefislerimizle cebelleşiyoruz. Üstü ıslak olan, bir şey yapmıyor. Duruyor öylece, yerli yerinde, iki büklüm. Nasıl oluyor da titremiyor? Araba sarsabiliyor onu ancak. Meğer, annesini izliyormuş. Annesi ona bakmıyor. Çok dertli, pencereye benzeyen küçük delikten dışarıyı izliyor. Elinde bir sigara tuttuğunu hayal ediyor. Sigarası yok, kalmamış. Kalsa yakacaktı. Nihayet, bir başka kadın, çift yünlü içlik giydirdiği çocuğunun lüksünden feragat etmeyi göze alıyor. Hepimizi bir anda koca bir azaptan kurtarıyor. Şimdi nerede o çocuk? İyileşti mi?

Hanne Geyik

Yazarak düşünüyorum.

Yorum Gönder