Saksıdaki petunya, ölmek üzereyken "ah hayır, yine mi" demekten kendini alamayan bir çiçektir. Kendisini Douglas Adams'ın sayfalarında, bir türlü ölmek bilmeyen ruhunuysa satırlarımda bulabilirsiniz.

SALACAK SAHİLDE SIRADAN BİR SABAH

 


"Bir martı olsam nasıl olurdu acaba?" 
Salacak sahilde, harem otogarının kıyısına konuşlandırılmış bank, bu defa sesli düşünmüştü. Neyse ki hiç insan yoktu etrafında. Gerçi olsaydı da sorun değildi onun için. O, insanlar tarafından işitilmekten korkmuyordu. Ona bunun zararlı bir şey olduğu anlatılmıştı imalathanede. O zamanlar hiç insan görmemişti tabi. Gözünü ilk açtığı dönemler uzun bir süre boyunca yalnızca kendisi gibi bir tomar bankla münasebeti olmuştu. Ne bilsindi insanları, anca öykülerde anlatılan kadar işte. Hem yeniydi, toydu. Yepisyeni bir yeniyetme. İnanmaktan başka çaresi yoktu ki o söylenenlere. Yok neymiş efendim, insanlar konuşan bir bank görmeye dayanamazlarmış. Kalpten gidiverirlermiş maazallah. Azıcık dirayetli olanlarıysa, Allah korusun, eline bir balta geçirdiği gibi... Of, nasıl hikayelerdi bunlar böyle? Kim anlatmıştı banklara bu korkunç senaryoları?

Onun karşılaştığı insanlar hiç de cani kılıklı değillerdi. Hatta cana yakın olanları bile vardı: Üzerine oturanlar. Onca, olanca bankın içinde; upuzun sahil şeridinde onu seçenler. Mesut bir ânı ya da acıklı duygularını onunla paylaşanlar. Her birini hatırlıyordu. Şimdiye kadar üzerine oturmuş, onunla bağ kurmuş her insanı. Bazılarının adını dahi biliyordu. Ah! Ağlayanla ağladığı, kahkaha atanla şenlendiği olmuştu. İmalathanedekilere mi inansındı yoksa kendi deneyimlerine mi? Ahmet onu ortadan ikiye yaracakmış ha! Selin; o hayat dolu, neşeli insan onun varlığıyla kalpten gidecekmiş öyle mi? Bu palavraları ayak demirine anlatsınlardı onun. İnanmayacaktı işte, inanmıyordu. O, insanlara güvenmek istiyordu.

Henüz şansı yaver gitmemişti ama içinden bir ses ona şöyle diyordu: "Bir gün sana o güveni verecek insanla tanıştığında, kendin olacaksın. O insandan sesini saklaman gerekmeyecek. O seni gerçek halinle, sesinle ve düşüncelerinle, olduğun gibi kabul edecek. Belli mi olur, belki sevecek."

Martılara baktı bir kez daha. Şu martıyı tanıyordu. Doğduğundan beri hep buralara konuyordu. Belli taşlara özellikle. Acaba bir düzen içinde mi konuyor diye kod kırmaya çalışırcasına gözlediği de olmuştu, ama hayır. Anlaşılan, martıların kafası şifrelere ya da düzenlere basmıyordu. Rastgele konuyordu o taşlara. Bazen birine, sonra öbürüne. Bazı günler bazı taşlara hiç dokunmuyor, bir tanesine üst üste üç ya da dört kez konduğu oluyordu. Bu martıya bir isim vermeye çalışmıştı ama kelimelerle arası pek iyi olmadığından ona bir ad koyamamıştı. 'Şu martı' diyordu sadece. Diğerlerinden ayırmaya yarayan böylesine bir işaret, ona yetiyordu.

Şu martı, şimdi ona doğru yaklaşıyordu aylak aylak. Amaçsızca. Sanki başka bir yere de yaklaşabilirmiş de nereye yaklaştığının onun için hiç önemi yokmuş gibi. Şu martının bu hareketi hangi düşünceleri hangi sırayla tetikledi bilinmez ama, onda bir kapı araladı: Bir anda martı olmak istemediğine karar verdi. Martı olursa nasıl olacağını merak etmeyi bıraktı. 

Bank olmak ona yetiyordu. Hem, yerini de seviyordu. Martı da denizi görüyordu o da. Bilmeyen, martıların dünyayı gezebildiğini sanırdı. Ama yok. Gerçeği, hakikati biliyordu o: Her varlığın mekanları olduğunu. Varlıkların mekanlarından öyle kolayca kopamadıklarını. Varoluşun mekanın sınırlarıyla bağlı olduğunu. Bir martı, içine doğduğu koloni hangi kıyıdaysa akşam olduğunda gözünü orada kapardı. Bilmeyen, martıların en azından gün içinde özgürce uçtuğunu, boğazın keyfini çıkardıklarını, günlerini gün ettiklerini düşünebilirdi. Ama hayır. Gerçeği, hakikati yanılgıdan sıyıracak kadar gözlem yapmaya vakti olmuştu onun: Martılar canları istediği için uçmuyordu vapurların arkasından. Onların acıkan bir bünyeleri vardı ve yaptıkları ekmeklerini çıkarma telaşından başka bir şey değildi. Kaç kere duymuştu o isyankâr feryatların arasından "aklım olsa martı mı olurdum!" cümlelerini.

Onun bünyesinin doyurulmaya ihtiyacı yoktu. Bir bank olarak temel ihtiyaçları; sallanmayan bir zemin ve bağ kurup ilgi duyacağı, sevgisini paylaşabileceği herhangi bir nesneden ibaretti. Bu nesne bir evin çatısı da olabilirdi bir ağacın gövdesi de. O, insanları tercih ederdi lakin.

Hayatından memnun olduğunu hissetti. Bu sabah güne güzel başlamıştı. Bakalım talihi onu bugün kimlerle karşılaştıracaktı? Her zaman yaptığını yaptı, durduğu yerde durma işine geri döndü. Fakat bittabi, bu defa daha ciddiydi. Beklemeye koyuldu. Saklı tutmakta zorlandığı ve artık gün yüzüne çıkmaya ısrar eden umudu, ahşabında parladı. Bugün, o gün olabilir miydi? O insan, gelir miydi bu tarafa? Onu seçmesi düşük bir ihtimaldi ama önünden geçip giderdi belki. Evet, ikincisi daha muhtemeldi. Bu düşünce onu heyecanlandırdı. 

Deniz, koca bir dalgayla bankın omzuna dokunmak istedi. Yetişemedi. Bank, denize minnet dolu gözlerle baktı: "Desteğin için teşekkür ederim kadim dostum, iyi ki yanımdasın."























Hanne Geyik

Yazarak düşünüyorum.

Yorum Gönder