Bugün Frank Herbert'in dizinin dibinde olup ondan öğüt alabilmeyi diledim. Okuduğum tarih notlarındaki sahneler, İslam devletinin kuruluş yılları ve Muhammed'in dirilişi bana Paul Atreides'i fazlasıyla anımsatıyordu. Paul'un adının Muad'dib olmasından anlaşılacağı gibi, hiç kuşku yok ki ikisinin arasındaki bağ bir spekülasyondan fazlaydı.
Frank Herbert ne görkemli bir evren tasarlamıştı öyle! Onun dünyası kesinlikle üzerine düşünmeye, arkadaşlarla tartışmaya ve ara sıra geriye dönüp bakmaya değerdi. Gözlerimi Dune dünyasından alamıyorum kitabı okuduğumdan beri. Yol ayrımında vedalaşıp birbirinden yavaşça uzaklaşan ama gönülleri hâlâ birlikte attığından iki adımda bir başını çevirip arkasına bakan iki dost misali; o kitapla her karşılaştığımızda ayrılığın sona erdiremediği bir çekim kuvveti hissettim aramızda.
Kitabı hücrelerime yaydıkça, beynim ona dair yeni bağlantılar kurdukça yazara olan saygım ve hayranlığım da çoğalıyor. Evet, onu iki sene önce okuyup bitirmiş olabilirim ama onunla işim bitmiş demek olmuyor bu. Benim kitapları sindirme sürem, okuma hızımdan bile yavaştır. İyi ki de böyledir. Kitaplara ve filmlere gerçekten anlaşılmaları için gereken süreyi tanıyorum her defasında. Onlara, içlerindeki tohumu benim iç dünyamda filizlendirmeleri için bir fırsat veriyorum. Tohumlar kırılıyor çoğunlukla, yeni düşüncelerin filizlenmesiyle düşünce dünyam yeşeriyor.
İşte tüm bu saydıklarım ve sayamadığım daha nicesi yüzünden, hayatımın şu en kritik aşamasında ulu bir bilgeden tavsiye almak iyi olurdu diye düşündüm. Dune'u yazan o bilge, Muad'dib'in kaderini belirlememiş miydi? Onun için hangi kötülüğün ve mücadelenin iyi olduğunu bilmemiş miydi? Keşke dedim, içimden geçirdim, bir yolu olsa, bir zaman makinesi bulunsa...
Böyle bir şey ancak öldükten sonra mümkün olabilirdi, o da bir nebze, şayet sonrası mevcutsa. Mesela diyelim ki öldükten sonra, dünyada çektiğim müthiş dehşetli bir ızdırabın telafisi olarak ya da yaptığım bir iyiliğe karşılık bana bir ödül bahşedilecek. Diyelim ki biri gelecek, meleğimsi bir varlık bana soracak: En çok gerçekleşmesini istediğin arzularından bir tanesi nedir? Ve ben, orası yerküre olmadığı için gıcıklık yapmayacak ve bunu zaten bilmeleri gerekmiyor muydu diye sormayacak, varlığı ve varlıkları daha fazla eşelemeyeceğim. Bilmemelerini normal karşılayacağım ya da en azından öyle görüneceğim ve diyeceğim ki: Frank Herbert nerede şu anda, onu merak ediyorum doğrusu. Onunla bir buluşma ayarlayabilirseniz çok makbule geçer.
Frank Herbert'la öldükten sonra ne konuşacağımı bilemiyorum. En sevdiğiniz yazarlarınızla ölümden sonra ne hakkında konuşursunuz? Ben bu zamana kadar onlara hep en ölümlü anlarımda ihtiyaç duydum. Başıma üşüşen ölüm meleğini yazarlarımdan aldığım güçle oyaladım ve bazen de kovdum. Yazarlarımla hep faniliği, gelip geçiciliği ve kısacık bir zamanda kendi gücüne göre bir şeyler yapma gerekliliğini konuşmak istedim. Onlar nasıl dayanıyorlardı bu düşünceye? Benim gibi yedi yirmi dört farkındalar mıydı ölümün? Ölümle yaşam, ölüm olduğu için yaşam ya da ölünceye kadar yaşam gibi ifadelerle doluydu konu başlıklarım.
Ölümden sonra muhtemelen aklıma konuşacak hiçbir şey gelmez. Konuşmanın pek de bir önemi kalmaz. Tabi eğer, Good Place dizisi haklı çıkmazsa.
Her neyse, Herbert'i düşündüm. Belki de onu çok düşünmüş olmalıyım bilmiyorum. Çünkü hayat, o canım hayat, canım rastlantısallığı içinde karşıma bugün ihtiyacım olanı çıkardı. Sesli olarak beyan edilmemiş bu isteğimi Google reklam robotlarının dinleyemeyeceği de ortadaydı. Nasıl olduğunu pek anlamış değilim doğrusu. Ama ne olduğunu anlatabilirim.
Üniversite sınavına hazırlanmak için -son beş gün dopingi- edebiyat tekrar videosu izliyordum ki acıkmaya başladım. Kalkıp mutfağa gittim ve annemin nefis yemeklerinden iki tabak doldurdum. Bir tabakta sade pilav vardı, diğerinde ise köy usulü hindi boyunlu patates yemeği. Alüminyum tepsiye koydum her ikisini ve balkondan birkaç dal yeşil soğan kopardım salata yerine, yemeğime eşlik etmesi ve soframı renklendirmesi için. Tepsimi alıp bilgisayarımın başına, odama döndüm. Yemek yerken bir yandan da videoyu devam ettirmek niyetindeydim ki günden güne kendi beyin yapımın işleyişini çözmeye yaklaşan iç sesim, dikkat gerektiren iki farklı göreve aynı anda odaklanamadığımı hatırlattı bana.
Yemek yemek benim için dikkatle yapılması gereken bir iş. Neyi, nasıl ve hangi sırayla yiyeceğim önemli olduğu kadar, yemekten aldığım lezzetin neredeyse her lokmada zevkine varmaya da kıymet veriyorum. Yemek yeme, benim için bir ritüel daha çok. Bedenimi ve midemi onurlandırıyorum, o vakitte ve o eylemle vücudumla yeniden temasa geçiyor ve sağlıklı bir ilişki kurmaya hazırlanıyorum. Sanki her bir zerremle tadına varılması gereken bir sohbeti başlatıyorum. Zen pratiğini hayatımın suretinde görebildiğim, dünyaya ve yaşamaya dair düşüncelerimi içselleştirebildiğim bir yer benim için, öğünlerim. Bu yüzden, geçiştirmek için ya da başka bir şeye odaklanıp da rutini ve ritüeli mahvedercesine yediğimde, kendi değerlerime karşı gelmiş sayıyorum kendimi. Bu benim için büyük bir kusur. Aynı şekilde ancak zihinsel olarak buna hazırsam, yemeğimi bir başkasıyla birlikte yiyorum. Yemeğimi ailemle ya da arkadaşlarımla birlikte yemek, şayet öncesinde hazırlanmışsam, başka çeşit bir meditasyonun konusu olabilir. O zaman, dikkatimin çapasını karşıdaki insana ve onun bedensel varlığına atarım. Önce o bedenden çıkan sese kulak kesilirim, sonra görüntüye. Sırayla dikkatim gezer onun varlığının üzerinde: Seslerin anlamına kayar ve görüntünün ardındaki ruha. O insanla bir bütün olabildiğim, onu kendi eksenimden çıkarak anlayabildiğim değerli zamanlardır bunlar. Gerçek bir anda kalma hadisesidir. Yenilen yemek ve içilen sudan ziyade, şimdide olmanın doyulmaz neşesidir varlığımı besleyen.
Videonun ya da ilgilendiğim başka şeyin dikkat gerektirmediği ihtimalde, yemeğimin yanına bir fon müziği eklemişim gibi videoyu ya da o şeyi açıp yemek rutinime devam edebiliyorum. Bazen öylesine güzel kombinasyonlar yakalıyorum ki, aramızdaki uyum meditasyon uygulamaları ile healing style müzik üreten sanatçılara benzeyebiliyor.
Örneğin, öylece akıp gidecek bir belgesel kanalına denk geldiğimde, meyve saatim pek bir huşuyla geçiyor: Genel meditasyondan ziyade, yönlendirilmiş dikkat yöntemlerinin kullanıldığı daha özel meditasyon çeşitlerine geçiş yapıyorum. Üzerine düşündüğüm bir konu belirliyorum. Bunu yaparken izlediğim belgeselden yardım alıyorum. Örneğin, insanların tahmin edebileceğimden çok fazla şekilde ve farklı biçimlerde varolabileceği konusuna eğiliyorum. Hayatın farklı görünüm şekillerine kulak kesiliyorum, nardan elmaya geçiş yaparken.
Fakat tersi ihtimalde, yani video benden kendisinden başka bir şeye dikkat etmememi gerektirecek bir ihtimam talep ediyorsa, o zaman yemeğimi yiyemiyor ya da videoyu izleyemiyorum.
Edebiyat tekrar videosunun ikinci türde bir video olduğunu tepsimi masamın üstüne koyduktan ve oynat tuşuna bastıktan hemen sonra fark ettim. Videodaki öğretmen iki kelam etmemişti ki, rutinimin baltalanma tehlikesi kendisini gösterdi. Anında videoyu durdurdum ve ağzıma götürdüğüm birkaç parça pirinci taşıyan çatalı tabağın içine usulca geri koydum.
Birazcık sabırlı ol, dedim mideme. İlk türde bir video bulmak, video cennetinde en fazla üç saniyenizi alır.
İşte dostlar, işte sonunda, hikayenin sonuç ve kapanış bölümüne geldik. Ben tam video cennetinde yemek rutinime sakin bir Çin kanunu gibi eşlik edecek melodiyi ararken şimdi bahsedeceğim tatlı nineyi karşımda buldum.
Bu tatlı nine, On Your Way Back Home isimli şarkısını, Utah'da bir yerde, güzel dağların (onun deyimiyle pretty mountains) önünde seslendiriyordu. Onun şarkısını defalarca dinledim. Sadece sözlerinde değil, çıkan her notada yemeğin tadını daha yoğun algıladım. Ardından yorum bölümüne göz attım ki bir de ne göreyim: Bir sürü Frank Herbert! Bir tane de değil.
Birkaçı, 23'ündeki bir kızın yorumuna binaen, 23 yaşındaki birine ihtiyacı olan şeyi vermişlerdi: Zor ve büyük dönemeçli anlarda gerekecek hayat tavsiyeleri. Şimdi onları buraya yazacağım. Böylece hem bir kez daha tekrar etmiş olacak, hem de sitede bin kelimeden fazla yazdığım için düşman çatlatacağım.
"you can drop the pressure to be a certain way, there are more ways of being than we can comprehend"
*
"follow your passion, paths will open"
*
"JUST KEEP SUCKİNG UNTIL YOU DO SUCCEED"
*
"don't be in a hurry like your friends, just be you, don't rush life, go do everything you've always wanted to do"
*
"never regret anything that makes you smile"
*
"don't forget TO MEDİTATE in nature and finding your inner strength through meditation"
