Küçükken izlemeyi çok sevdiğim bir belgesel vardı. Bir Fransız belgeseliydi, kır saçlı bir sunucusu vardı. Belgeselin her bölümünde dünyanın bir başka sorununa dikkat çekiliyordu. Küçük benliğim dünyayı umursamayı ve gezegen için endişelenmeyi orada huy edindi. Fransız belgeseli olduğu, özentisiz türkçe dublajın cümle aralarında kesik kesik kulağa gelen Fransızca sözcüklerden anlaşılıyordu. İstisnasız her yayın günü, okuldan eve gelir gelmez, yaklaşık olarak öğleden sonra saat üç sularında, televizyonu açıyordum. Seriyi heyecanla takip ediyordum. Her bölümünü pür dikkat izliyordum. Orada öğrendiklerim benim velinimetimdi. Okulda bana böyle bilgiler öğretilmiyordu. Başka hiçbir şekilde, dergi okuyarak dahi, orada vardığım öğrenme zevkine varamıyordum.
Belgeselin adını hiçbir zaman aklımdan çıkarmadım. Seneler sonra, televizyon izleme alışkanlığımı neredeyse kaybettiğimden ötürü ne izleyeceğimi küçüklüğümdeki kadar iyi bilmediğim bir anda aklıma bu belgesel geldiğinde, internette hangi ismi aratacağımı gayet iyi biliyordum: Dünyaya Yukarıdan Bakış.
Bu üç kelime bir araya gelerek benim bünyemde muhteşem bir yankı oluşturmayı başarmıştı. Seneler geçmesine rağmen yankı çınlamaya devam ediyordu. İç alemimde, temsil ettikleri belgesel serisinin berisinde, kelimeler gayet anlamlı gözüküyorlardı: Bu dünyanın problemlerini görebilmek için ona yukarıdan bakmak lazımdı. Bazen, problem çözmeye çalışmadığımız zamanlarda da, kuşbakışı bir perspektifle yeryüzüne bakmak önemliydi.
Hayata karıştığım, insanlarla kaynaştığım ve problemlerin kaynağına yaklaştığım bir dönemdeyim. Bu dönemimi şimdilik Haruki Murakami’nin ilk kitabını çıkarmadan önceki yedi yılına benzetiyorum. Bir işim var, para kazanarak ekonomik bağımsızlığımı sağlayamaya çalışıyorum. Bu, ve bu kadar. En az iç gerçeklik kadar mühim olduğunu keşfettiğim dış dünyada kendimi var etmeye giriştiğim gibi abartılı anlatılara hacet yok.
Cadde ve sokaklarda yürüdüğüm, minibüslere sığındığım, yüzlere baktığım ve yüzler tanıdığım, eller sıkıp kucaklaştığım bu hayatta bakış açım sınırlı. Kayıp Balık Nemo’da su kaplumbağalarını taşıyan okyanus akıntılarının ileriye doğru daralan tüplerindeymişim gibi, bakış açım sıkışık ve tekdüze. Konuştuklarım, benimle aynı amacı taşıyan ve bana benzer düşünen yol arkadaşlarım. Hepimiz, bu tüpü bir araç olarak kullanıp bir yere varmaya uğraşıyoruz. Pek çoğumuz, hayat öykümüzle birbirimize benziyoruz. Şimdilik, akıntıya kendi irademizle teslim olmuşken, onun dışına çıkamıyoruz. Çevremiz sınırlı. Akıntıda milyonlar olsa ve her gün yeni bir çehreyle karşılaşsak da, çevremiz ‘akmakta olanlarla’ sınırlı.
Ekonomik sorunları, devletin hazinesinin ve vatandaşlarının borca batıklığını, yaklaşan savaşları, savaşları körükleyen ayrımcı politikaları ve tehlikeli kimselerin elinde dinamite dönüşmüş siyaseti ve çok daha başka konuları; sokağın az gerisindeki ofisine doğru yürüyen ve yürürken önünden geçtiği dükkanları işletenlere selam veren bir insan olarak görüyorum. Görmekten öte, her bir sorunu soluduğum havada hissediyorum. Sanki oksijen değil tehdit, kavga, eşitsizlik, yoksulluk ve çaresizlik soluyorum. Akıntının içindeyken adeta, savaş meydanındayım. Bombalar üzerime yağmakta veya her an yağabilir.
Benim kadar tehdit altında hissetmeyen bir başkası, akıntının bakış açısıyla farklı bir gözlem yapabilir. Mesela, sürekli akmakta olan mavi bir suya odaklanırsa, bu dünyadaki çilenin veya sorunların bittiği yanılgısına kapılabilir. Bir sıkıntı kaplar o kişinin içini, yapılacak yararlı bir eylem kalmamasının ve yararlı olamamanın sıkıntısı.
Yanılgı diyorum çünkü sınırlı bakış açımızın bize aksettirdiği ve böylesine gerçek görünen görünüşlerin hiçbirinin varoluşun bütününü yansıtmadığını çıkarsayabiliyorum. Mantık ilkeleriyle yapıyorum bunu, saf aklın yöntemiyle.
Yapmam gereken şeyi biliyorum: Dünyama yukarıdan bakmak. Geceleri evime geldiğimde, akıntının ve belki suyun dışına çıkmaya çabalamak. Bunu önce sözcüklerin ve daha sonra düşüncenin gücüyle, ama aklı yormadan yapmak. Kaygıyı alevlendirerek insanı bir delilik haline sürükleyen medya içeriklerine kontrolsüzce maruz kalmak yerine, yapıcı ve üretken düşünceyi teşvik eden okumalar yapmak. Sınırlı bakış açısının bir diğer yanılgılarından olan karamsar ümitsizliği uzay ve zamanın tek gerçek hakikatiymiş gibi tanıtan kaynaklardan uzaklaşıp dinginleşen zihinle, insan türüne bahşedilmiş en büyük lütuf olan problem çözme yeteneğimi bilemek.
