Saksıdaki petunya, ölmek üzereyken "ah hayır, yine mi" demekten kendini alamayan bir çiçektir. Kendisini Douglas Adams'ın sayfalarında, bir türlü ölmek bilmeyen ruhunuysa satırlarımda bulabilirsiniz.

KIZ VE ADAM


 Kız, önceki gecelerde yazdığı bir şiiri okudu yüksek sesle. Övündü kendisiyle, ne güzel yazıyorum dedi. Bu günlerde geçmiş günlerinin hakkını veriyordu, hiç yoktan övebiliyordu kendisini. Övülmemiş günlerine sayıyordu.

Şiir okumak bir kurtuluştu. Şiiri o yazmışsa bile bu gerçek değişmiyordu.

Şiir okumadan az evvel, ruhunun en derininden seslendiğini söyleyen bir adamı dinlemişti. Adam, depresyonunu anlatıyordu. Ruhun en derini depresif bir yerdi. Asırlar süren acılar ve işkencelerle doluydu.

Adamın dediğine göre, adam kendini bildi bileli ruhundaki bu katman onunlaydı. Hatta adamdan önce dahi var olduğu iddia edilebilirdi. Derinliğini çok genç yaşlarda keşfetmişti. Şimdi ise ondan ayrılamıyordu. Ne kadar ayrılmak istese de, kendine ihanet ediyormuş gibi bir his doğuyordu içinde, şayet çekip giderse.

Adam, kimliğini inşa etmemiş biri olmasına rağmen inşa edilmemiş kimliğinde olmazsa olmaz bir şeyin varlığını duyuyordu. Acısına dönüp baktığında onsuz olamayacağını düşünüyordu. Bu hayata acılar çekerek gönderilmiş ve aynı acılar içerisinde hayatını sürdürmek zorunda kalmıştı. Daha doğarken yaralanmıştı ve yarayla alay edecek bir şansı hiç olmamıştı.

Kız, adamın neyden bahsettiğini biliyordu. Her nasılsa kız, her şeyden biraz görmüş ve her şeyin birazını yaşamıştı. Adam gibi hayatı boyunca depresif olmamıştı elbette ama ruhun katmanlarından geçmişti. Kız, adamın bahsettiği katmana ulaşmış, o katmanın altında bir katman daha olmadığına tanık olmuş, geçilemez olanı hissetmişti. Oradan sonra yalnızca hiçlik vardı ve bu yüzden oradan sonra hiçbir şey yoktu aynı zamanda.

Kız, ruhun mahzeninden nasıl çıktığını bilmiyordu. Belki de o, doğası gereği kayması gerektiği yere kayabiliyordu, kuyruklu yıldız misali. Belki onun olduğu şeyle adamın doğası birbiriyle örtüşmüyordu. O yüzden konuşmalı mı, bir şeyler söylemeli mi, doğrusu bilmiyordu.

Adamı anlıyordu anlamasına ancak adam çok hassas bir durumdaydı. Böyle durumları iyi bilirdi. Yapılan en ufak hareket, gerçeğin görüntüsünü yanıltabilir, anlaşılmış olanı anlaşılmamış gibi gösterebilirdi. Çok dikkatli hareket etmesi gerekiyordu kızın. Ağzından çıkana dikkat etmesi gerekiyordu. Adama bir başına ve yalnız olduğunu duyumsatacak en ufak bir farklılığı bile belirtmekten itinayla kaçınması gerekiyordu. Yalnızca ortaklıklar konuşulmalıydı. Sadece bu sayede erişilebilirdi kendisini soyutlamış olana.

Kız adama şunu demeyi geçirdi aklından: Şiir okuyun. Şiirler, tıpkı depresif müzikler gibidirler. Kendi karanlığınızda yoğrulurken size yoldaşlık edebilirler. Onlar, size tek başınıza olmadığınızı, izlendiğinizi ve hatta duyulduğunuzu hissettirirler. Paylaşılması çok zor o münhasır acıyı, bir de onlar bilirler.

Lakin, vazgeçti. Kız adamdan, adamın kendisinden çekindiğinden daha fazla çekindi bir an. Bu kısacık tereddüt, kendisinden sonra oluşabilecek çeşitli ihtimallerin doğmasına imkan vermedi. Kız adama yardım edemedi. Kelimelerini toparlayamadı.

Ama yine de, umudunu kaybetmiş değildi. Kendisi de yalnızdı ne de olsa. Bir başına dayanmıştı o başına gelenlere. Ve başına uzunca bir süre hiçbir şey gelmemesine dayanabilmişti asıl, yapayalnız. Adamın da dayanabilmesini diledi. Bütün farklılıklara bir saniyeliğine gözünü kapatarak, aralarındaki mühim ortaklığı düşündü: Kendi ruhunun en derinine saplanmış bir benlik, en derinde olduğunu bildiği sürece yukarıyı unutmazdı.

Hanne Geyik

Yazarak düşünüyorum.

Yorum Gönder