Bu sabah her zamanki gibi kursuma doğru giderken yolda aklıma bir sürü fikir geldi. Her biri tek başına bir yazının demirbaşı, mihenk taşı olma potansiyeli taşıyordu. Peşlerinden yürüseydim kim bilir ne sahici kırlara, ovalara; şehirlere ve zindanlara gidecektim. Ama hayır, 'gelenin geçmesine izin vermeyi öğreniyorum!' dedim kendime, onun yerine.
Belki de bir öğretiyi benim yaptığım gibi böylesine bağnazca benimsememek en iyisidir. Bugün öğretimimi yarıda bırakacak, daha doğru bir deyimle kaçamak yapacağım. Sanki kendimi keşişlerin yoluna hiç adamamışım, sanki tapınağa doğru çıkan sonsuz merdivenlerde susuz kalmamışım çünkü çıkmaya hiç yeltenmemişim gibi özgür olacağım.
Bir çocuk gördüm, minibüste. Minibüste çok çocuk görüyorum ama o farklıydı. Onda beni onun yaşamına çeken bir şey vardı. Kelimenin tam anlamıyla, onu görür görmez ona doğru çekildim. Yaşamının içine girdim. Gün doğar doğmaz apar topar terk ettiği taş sedirinden, kılıfı olmadığından topaklaşmış yünleri derisini diken gibi yırtan yorganından, kırılmış asması kapağını tutmadığından içi koyun kokusuyla bezenmiş dar sedir çekmecesinden, şimdi üzerine giydiği o çekmecedeki yegane giysisinden ve toprak tortusuyla kaplı yırtık çoraplarından, her nasılsa, haberdardım.
Gözleri renkliydi. O renk, nasıl betimlenir? Neye benzer o ender ton, nerede bulunur, ne ile ortaktır? Kuzey ışıkları desem, ben hiç kuzeye gitmedim ki. Bir buzulu oymuş güneş ışığının buzulun soğuğuna artık karşı koyamadığında, pes ettiğinde, tam sönerken aldığı renk desem; o da kuzeyde.
Tel tel kaşları, hizalı. Elmacık kemikleri çenesine göre çıkık, burnu küçük. Bir şapka takıyordu. Ben bu şapkaya piknikçi şapkası diyorum. Her yerde bulunur, herkese dağıtılır, bir yerlerden edinilir bir şapka bu. Ya lacivert ya beyaz olur. Laciverti güneşte solar, gri olur. Beyazı tozlanır, o da gri olur. Onunkisi lacivertten dönme bir griydi. Güneşte solmuştu. Yağız bir kıpçak gibi gür olduğu belli olan saçlarını zor zapt ediyordu. Aceleyle takıldığı için alnına düşen tutamın keyfiliği bozulmuştu.
Sanayi durağına yaklaştıkça, kalbim onun için atmaya başladı. Acaba inecek miydi? İnerse, öyküsü yüreğimi dağlayabilirdi. Bunca güzel bir çocuk, en azından bu güzel yıllarını, taş sediriyle sanayi arasında mı geçirecekti?
Bakışlarında bir hülya görüyordum ben oysa. Belki benim uydurduğum, belki de hakikaten sezdiğim bir hayale bakıyordu gözleri. Güneşin ardına bakıyordu. Güneşin ardındaki güneşe bakıyordu. Ama o renk, o buz bakışlar, yine de ısınmıyordu. Ne kadar uzaktı ona güneş? Ya güneşin ardındaki güneş?
Sordu şoför: Sanayi 1?
Arkadan bir ses yükseldi: Var kaptan.
Bülent Parlak'ın Ortadoğu'da Bir Cinayet şiirine ithafen:
"Herkesin özlediği bir uzak vardır Ortadoğu'da."

Şiiri okumama vesile oldu. Şairin başka şiirlerine de baktım. Sen ilk önce hayran olunası bir resim yakalıyorsun. Sonra onu gözlemliyorsun. Gözlemledikçe hayran oluyorsun. Hayran oldukça daha çok gözlemleyesin geliyor. O çocukları biliyorum sanki ben de . Bir yaylanın sert kayalıklarını koca adımlarla aşan büyük çocuklar onlar. Sanki gelecekten aldıkları bir haber varmışçasına gözlerinde olan o parıltıyı ben de tam olarak betimleyemiyorum.
YanıtlaSilİçine kapılmaktan zaman zaman yorulduğum -bazen kaçtığım- o döngüyü ne güzel anlatmışsın. Anlatman için önce anlaman gerekiyordu. Döngüden anlayan biri olduğunu kavramak, zor değil. Evet, adımlarını sanki çoktan büyümüş gibi atıyorlar. Ya da belki, almak zorunda kaldıkları her koca adımda mecburen büyüyorlar. Büyük bir insan gibi yürünmezse, aşılacak gibi değildir çünkü yollar. Ve gözlerindeki alacalı parıltı. Senin de dikkatini çekmiş demek. Ne iyi.
Sil