Giriş
2007 yapımlı Sean Penn yönetmenliğindeki Into The Wild filmini incelemek maksadıyla başladığım bu yazı, meslek hastalığına yakalanmış bir psikoloğun günlüğünden çıkmışçasına bir öznellik barındırdığından ona, bir inceleme yazısıdır, diyemeyeceğim. Bu yazıda, ismi geçen filmden çok o film aracılığıyla iç dünyamda açılan mecazi kapıdan geçerek kendi yolculuk hikayemi keşfediyor; şimdiye kadar edindiğim bilgilerle yapmış olduğum gözlemlerin beni ulaştırdığı fikrî nihayetime atıfta bulunuyorum daha çok.
Yazı elbette, filmden kesitler ve olay örgüsüne dem vurmalar içeriyor. Nitekim, final sahnesinin üzerinde özellikle duruyorum. Onu okumadan önce filmi izlemek isteyebilirsiniz.
Ancak sonuca değil sürece değer biçenleriniz ve sonunda ne olduğunu öğrense de bir filmi izleyebilecek olanlarınıza, zaten bir inceleme yazısı yazmadığımı hatırlatarak devam etmeyi tavsiye ederim.
Son olarak, bu yazımda diğerlerinde yapmadığım bir yeniliği sizinle paylaşmak istiyorum. Paylaşılacak bir yenilik bu, okuyanın ve yazanın birlikte gerçekleştirebileceği bir deneyim. Beni yazmaya iten ve yazdığım süreç boyunca dinlediğim müziğin linkini buraya koyacağım. Yazıyı aynı müzikle okumanızı öneririm. Böylece belki, aynı duyguda buluşabiliriz.
Alex'in Hikayesi
O kapıdan girmeliyim. Öğrenmeli ve yoluma öyle devam etmeliyim: Alex, iyi mi yaptı?
Bir hukuk fakültesinden hakim, savcı ya da avukat olmak istemeyerek mezun olmanın nasıl hissettirdiğini çok iyi bilirim ben. Alex gibi, yabanda kaybolmak istersin.
İstemeyeceğin kadar bilgiye boğulmuş, kaldıramayacağın gerçeklerle yüzleşmişsindir. Daha kötüsü, kara batak ya da sonsuz esaret zinciri denen şeyi öğrenmişsindir. Hayatla değil ölümle beslenen, herkesi tüketerek büyüyen şeyin insanların kendi elleriyle yaptığı bir şey olduğunu çok erken yaşta anlamışsındır. Dünyayı bu şeyin içinden çıkarmanın, insanlığı kurtarmanın mümkünatı yok gibidir. Tek makul seçenek; kendini bu toplu intiharın eşiğinden çekmek, çekip gitmektir. Öyle görünür.
Onu kaçıran şeyin ne olduğunu o kadar iyi biliyorum ki, Alex'i o kadar anlıyorum ki, keşke bu kadar anlamasaydım diyorum. İlerlememi güçleştiriyor.
Onun açtığı kapıdan ilerlerken hayatının başından beri maruz kaldığı fırtınalı rüzgarlarla çarpışıyorum. Bu rüzgarlar, tanıdık bana. Yıpranmışlığım, onların eseri. Tabi hayatlarımızın aynı olduğu anlamına gelmiyor bu. Şurada, bir fark görüyorum örneğin: Alex, üniversitede başarılı bir öğrenciymiş. Derslerine çalışmış, onlara karşı ilgiliymiş. Yine de yollarımız çok geç olmadan kesişiyor: Yalnızca hukuk kitaplarıyla yetinmiyormuş o da, dünyayı anlama uğraşında.
Sert rüzgarlar, mecburen, beni belli bir yöne bakmaya zorluyor: Kurak ve çorak yüzüne dünyanın. Anladığım kadarıyla Alex, tıpkı benim gibi, bu görüntüye bir hayli maruz kalmış. Adalet kavramını irdeledikçe sertleşen yıpratıcı rüzgarlar, ona hayatın merhametsiz kucağında yaşamayı dayatmış. Alex'in okurken tek görebildiği, rüzgarın onu çevirdiği olsa gerek: Gerçek; aşkın, şânın ve paranın olmadığı bu adaletsiz çölde gezer.
Ne var ki her hukuk okuyanın başına bunlar gelmez. Her hukuk okuyanın üzerine evrenin karanlık tarafından rüzgarlar esmediği gibi her hukukçu dünyanın kaderinin kara bir delik tarafından yutulmak olduğuna inanmaz. Bu yalnızca, sistemi -biraz da can sıkıntısıyla- delik deşik ederek irdeleyenlerin muhtemel nihayetidir.
Alex'in çevresi Albert Camus'nun saçma ya da absürt dediği şeyle sarılmıştı. Tüm bu örgü düzeni, izlenmesi gereken şema ve çizilmiş ideal insan tasvirleri ona bir yanılsama izlenimi veriyordu. Saçma olduğunu düşünüyordu, önerilen gerçekliğin. Hayır, demek istiyordu: "Hayır. Bu gerçek olamaz."
Saçmanın baskınına uğrayan insanın önünde pek bir seçenek yoktur: Ya ölü taklidi yaparak kendi içine çöker ya da bir yolunu bulur ve kaçar.
❈
Giderken, her şeyi ardında bırakıp giderken, onun yerine ben gidiyorum sanki. İşte şurada, baskına uğramış ve telef olmuş arabasının yanında, cebinde kalan son üç beş kuruşu da yakıyor Alex. Sanki, biri izlesin diye yaptığını sanarak "Yapma!" diyorum ona doğru. Sesimi duymuyor: "Yapma, anlamayacaklar. İşi gücü yargılamak olanlar sen gittikten sonra konuşacaklar. 'Ah, aptal! İlk hatasını burada yaptı.' diyecekler."
Alex beni duyamıyor. Fakat duyabilseydi de duymazdı gibime geliyor. O, geride bıraktıklarını geride bırakamayıp sırtına yük eden bir yolcu değil. Diğerlerinin ne düşündüğü, onun için önemli değil. Hata diye görülen, Alex için bir arınma. Doğru atılmış ve doğruya doğru atılmış ilk adım.
O yürüdükçe onunla özdeşleşiyorum. Gidemeyip kalan, yürümeyen, hareket etmeyen koşucu doğam; onda yeniden can buluyor. Hafızası silinmiş biri gibi kaybettiğim ama ne olduğunu hatırlamadığım bir şeyin eksikliğini duyumsuyorum. Bak işte, bu bendim, diyorum ansızın. Unutulmuş bir geçmişin cılız anısı, sivri ucu etime dönük bir kıymık gibi rahatsız etmeye başlıyor yüreğimi.
Yine de, devam ediyorum. Olabilecekken olmadığım bir ihtimali seyrederken tüm bunların ne anlama geldiği, nedenler ve nasıllar gibi konuları sorgulamayı ertelemeye çalışarak. Alex'i izlemeyi sürdürüyorum: "Alex. Paraya ihtiyaç duymamanı takdir ederim. Yalnızca ayaklarına güvenmeni takdir ederim, Alex."
Alex'i yolculuğu boyunca takip ediverecekken, birden, buraya bunun için gelmediğimi hissediyorum. Bu kapı, izlediğim bir filmi bana yeniden seyrettirmek için önümde belirmedi. Alex'in yolculuğu, onun yolu. Bense onun açtığı bu yolda kendi yolumu bulmalıyım.
Benim Hikayem
Alex gibi yollara düştüğüm oldu benim de. Bundan çok da uzak olmayan bir geçmişte, cebimde yalnızca gidişimi ve dönüşümü -otobüs biletlerini- karşılayacak kadar parayla doğaya (ve doğama) yaklaşmaya çalıştım. Ama Alex'in aksine, kendimi bulacağımı sanırken korkularımı buldum.
Belki Alex de yolda -kendi yolunda- önce korkularıyla karşılaşmıştır. Bilmiyorum. Artık onu, bir adım gerisine yaklaşacak kadar yakından takip etmiyorum. Herkes gibi, filmi izleyen her seyirci kadar tanıyorum onu. Ekranın öte tarafından, kat trilyonlarca uzaklıktan Alex; aldığı her adımla kendini buluyormuş gibiydi. İşin özü böyle mi, bilmiyorum.
Benim yüreğimde, Alex'in yüreğinde olandan vardı: Doğuştan gelen bir düşün özlemi. İlk'e, Bir'e, Doğa'ya, Öz'e ve dolayısıyla Özgürlük'e duyulan o kışkırtıcı özlem. Ama başka şeyler de vardı, aynı zamanda. Alex'te olmadığını tahmin ettiğim şeyler. Öyle yaka kartını kesince silinip atılmayan, sineye yapışan türden birtakım adlar: Kız olmak, Doğulu olmak, Müslüman doğmak.
Zordu biçimlerin verdiği şekli dönüştürmek. Uzun yıllar boyu içine hapsolduğum kelimelerin kalıp izleri, bu şeklim -biçimini aldığım kabın şekli; yılların eseriydi. Elastikiyetimi nerede kaybettiğimi hatırlamıyordum bile. Sırf kabın dışına çıktığım için onun beni soktuğu şekli sürdürmemeyi beklemek, komikti. Bu işlerin zaman alacağını öğrenmiştim ben, yolculuğumda. Örneğin bana şöyle denmişti hep: "Sen bir kızsın. Kurtlarla savaşamazsın. Köpeklerden bile kaçacak kuvvet yoktur senin dizlerinde."
Şimdi, dışarıya çıkıp da hemen orada, bir kız olmamayı ya da anlatılan gibi bir kız olmamayı yahut başka bir şey olmayı beklemek; zordu işte.
❈
Ben, Alex gibi yürüyüp gidemedim gitmeyi istediğim yere. Çünkü gidemezdim. Gitmem için kabından aldığı şekli korumayı sürdüren varlığımın başka bir şeye dönüşmesi lazımdı: Gece vakti yabanıl doğada uyuklamaktan ve yabanın karşısına çıkaracağı engellerden korkmayacak ya da en azından bunlar karşısında cesur olacak birine. Korkusuz olamazsam da cesur olur muyum acaba diye beklemiştim ben, o gün, orada. Ve kendimi, olabildiğince, cesur olmaya zorlamıştım da. Önümdeki kırk kilometrelik yolun on beş kilometresini yürümüş, şehrin neredeyse dışına çıkmıştım. Ama sınırı aşmam ve yabana girmem için 'cesur olayazmışlığımdan' fazlası gerekiyordu. Her şeyi göze alabilmenin gerçek cesareti gerekiyordu bana, yol ayrımında. Gireceğim yoldan hiç geri dönmeyebilirdim, yol beni hiç tanımadığım yerlere götürebilirdi.
Bu kadarına hazır ve elverişli değildim ne yazık ki. Bir balmumu gibi, içine eritildiği ve sonra içinde donduğu kabın şeklini korumakta ısrarcı varlığımı o anda cesur birine dönüştürmenin tek yolu; onu kesip parçalara ayırmak, bölmek ve bütünlüğünü bozmaktan geçiyordu. Bu parçalanmanın geri dönüşü olmayacağını, 'cesur' imajı versin diye bir arada durmaya zorlayacağım uyumsuz parçaların varlığımı ölüme kadar sürükleyebileceğini fark etmiş ve devam etmekten vazgeçmiştim. Oraya kadar gelmiş olmamı bile büyük bir adım saymış, kendime övgü ve takdirler dize dize hava kararmadan varmak için şehrin yolunu tutmuştum.
Anahtar deliğinden bakmıştım yabana, en azından. Bu yeterliydi. Birliğimi, bütünlüğümü, varlığımı tehlikeye atmak istemedim. Bahsettiğim; tıpkı Alex'in paralarını yakması gibi, anlaması kolay olmayan bir metafor. Asla, sadece fiziki bir tehdit değildi. Ruhsal bir parçalanmadan söz ediyorum. Oradan gidersem neler olabileceğini ancak oradan gitmiş bir ben bilebilir elbet. Fakat, bir şeylerin ömrü kısalacak gibi gelmişti, her nedense. Belki içimde belki dışımda bir şeyler, yaşaması gerektiği kadar yaşamayacaktı.
Alex gibi. İşte, mucizevi minibüsü şurada, gözlerimin önünde duruyor. Bir anda kendimi onun ölümünü beklediği bu yerde bulmam rastlantı değil. Anlattıklarım, yaşananlar, karşılaştıklarımız; bize özgüyse de birbirinden ayrı değiller. Aynı yoldan geçmiş iki insanız biz onunla. Yol, insanı hep aynı bilinmeyenle yüz yüze bırakır: "Ben sonsuzum, ya sen ne kadarsın?"
Fırtınanın Ardı: Psikolojik Bakış
Alex'in varlığının sınırlarını zorladığını düşünüyorum. Aynısını, cesura biraz daha yakın bir şey olabilseydim, ben de yapabilirdim. Ama yapmamış olmam daha iyi. Yapmadığım için pişman değilim. Bu kararı verirken pişman olmayacağımı biliyordum. Yaşamak içgüdüm baskın gelmişti, öyle ki saçmadan bile baskın.
İnsanın öleceğini -ya da büyük ihtimalle öleceğini- bile bile bir yolu seçmesi, ne demektir? Nedendir?
Sınırlı psikoloji bilgim; her insanın içinde onu, kendisini -egoyu- öldürmek isteyen bir câni olduğunu söyler. İntihara meylimiz, ölümün zaman zaman hayat kadar cazip gelmesi, o benliğin -yahut düşmanın- kara yüreğinden kaynaklanır. Canavarın yüreğinde sevgiye asla yer yoktur. O sizi, olduğunuz şeyi ya da kişiyi sevmez. Olan ve olmak zorunda olan her şeyden nefret eder. Arketipsel psikolojide karanlık güçlerin en güçlüsünü, içsel yok ediciyi simgeleyen bu canavarın bir adı bile vardır: Gölge.
Alex'in sahte benliğini öldürme niyeti, kulaklarıma çalınacak kadar ortada. Yalnızca basit bir varsayım değil. Mucizevi minibüs günlerinde yaptığı monologlarda duyuluyor. Eli silahlı gölge, Alex'in varolma potansiyelini gasp etmişe benziyor.
"İnsanın gölgesini tanıması iyidir, onun eline düşmediği sürece." der, büyük psikoloji kitapları. Alex'in yolculuğa çıkması, iki yıl gezinip durması, olsaydı eğer üç yıl dolaşması iyiydi. Alex; her bir yol ayrımında, bir karar vermesini gerektiren her tercih noktasında kendisini daha yakından tanıyordu. Kendisini yakından tanıdıkça, gölgesine yaklaşıyordu. Ancak; takıntılı bir şekilde Alaska'ya gitmek istemesi iyi değildi. Yalnızca bir arzuyu duyumsaması hayra alâmet değildi.
"Bir şeyi istediğinde onu uzanıp almalısın." sözü, gölgenin sözüdür. Gölge bencildir ve yalnızca kendi çıkarını düşünür. Egonun yani tanıdığınız hâlinizin yani sizin, istenilen şeyi alıp alamayacağınızı, o şeyi almaya hazır olup olmadığınızı düşünmez. Alex'in yaban hayatına hazır olmadığı açıktı. Büyük bir avın nasıl depolanacağı, tütsüleme, yabani bitkiler ve doğal mantarlar gibi hayatî öneme sahip pek çok bilgiyi henüz edinmemişti.
Gölgesinin baskısı, ölümün baskısı olmasaydı Alex; kendisine biraz zaman verebilir, düşlediği yaşamı sağlıkla ve uzunca yaşayabilmesi için ömrünün mesela bir yılını daha hazırlanmaya ayırabilirdi. Bu kadarını, öyle sanıyorum ki hedeflerini yaşamak isteyen birçokları gibi, kendisine çok görmezdi. Alex, akıllı ve öğrenmeye açık biriydi. Jack London'ı ve Henry David Thoreau'yu önder bellemişti. Hazır olmanın önemini ve nasıl hazırlanması gerektiğini kavrayabilecek potansiyeldeydi.
Benim kendimde keşfettiğim, şu olmuştu: Evet. Ruhum kalıplara sıkışmıştı. Şimdi kalıplar yok ama yine de serbest değil. Çünkü o, bildiğim hiçbir maddeye benzemiyor. Hava değil, kalıbı kırıldığında dört bir yana dağılmıyor. Su değil, kırılmanın hemen ardından yolunu bilen ırmak gibi akmıyor. Belki bir nebze, toprağa ve ateşe benziyor. Yıllarca hareket etmeden kaldığı için toprak gibi katılaşmış. Etrafındaki çeperi sıyırsam ne fayda, çeper varmış gibi hizada durmaya alışmış. Ve ateşe de benziyor çünkü kalıbını yok etmeyi bildi. Ama ne ateş ne topraktır o, hareketleri hesaplanamaz onun. Ruhum; davranışları tahmin edilemeyen, bilinmez bir madde.
Yol sayesinde ruhu anlamaya çalışmak ve ona "Ey Ruh! Ne ararsın?" diye sormak; bu yolculuk bilmem her hikayede aynı mı, herkeste aynı mı gerçekleşir? Benim ruhum aradığının zaman olduğunu anlattı bana; dönüşemeyerek, katılığından vazgeçemeyerek ve kesilmek istemeyişiyle. Yaşamama izin ver, dedi: "Kendi şeklimi bulacağım: Yeniden şekilsiz olacağım."
❈
Alex'e acımadım. Çünkü o yine de gölgesini tanımayan birçok insandan daha fazla yaşadı. Zamansal değil, deneyimsel bir fazlalık bu. Evet, gölgeler bu anlamda yol göstericidir. Onlar yaşamasını bilirler, yaşamın sırrına vâkıf olacak kadar kadim yaratıklardır. Gölgesiyle yolculuk edenin macerası olur, anlatacak hikayesi olur. Onu fark edip ondan korkanın ve gölgesini kilitleyip bir kafese koyanın -ya da onu başından sonsuza dek kovanın- ise tam aksi bir hayatı. Gölgesizlik, hayatsızlığın başlıca nedenlerindendir.
Fakat gölgeler tehlikelidir. Onlar, doğamızın en istenmeyen ve ölümcül tarafı; vahşetin ve karanlığın yaratıklarıdır. Değil onlarla başa çıkmak, onlara yanaşmak dahi her şeyden önce sağlamlaşmış bir sağduyu ister. İnsan maceracı olmak istiyorsa gölgeyi adrenalin kaynağı olarak görüp düşüncesizce alt dünyaya dalabilir. Ama öylece bir maceracı değil de bir yolcu olmaksa niyeti; karanlığa ve gölgelere karşı temkinli olmayı ve sabırlı davranmayı er geç öğrenmek zorundadır. Alex, yolcu olmak istiyordu. Bu yüzden ona acımasam da ölümüne üzüldüm. Yolcu olmasına daha çok yolu vardı.
Mucizevi minibüsün içine girmeye zorluyorum kendimi. O külüstür kapısını çekip açmam çok zor olmuyor. İçerisi insanın içini ezen bir leş kokusu, unutulmuşluk ve kimsesizlikle dolu. Alex'in kaskatı kesilmiş, buz gibi olmuş bedeni sol köşedeki yataktan dönme şeyin üzerinde öylece duruyor. Bir kütükten tek farkı artık hiç yaşam vadetmiyor oluşu. Ne yapacağımı bilmemenin çaresizliğiyle birkaç adım yanaşıyorum artık Alex olmayan şeye doğru, bilinçsizce. Kulağına eğiliyorum. Ceset kokusu nefesimi kesiyor. Duyulmadığına ve tek başına olduğuna bir türlü inanmayarak Tanrısına yalvaran bir kul gibi, beni işitmesini umarak söyleniyorum: "Önce nefes almayı öğrenecektin."









Son zamanlar daha doğru uzun zamandır bu kadar keyifli bir hikaye ( çalışma ) okumadım gerçekten harikasınız Hanne Hanım kutlarım sizi 🙏🏼 başarılar ☺️👌 frtcapar
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim Fırat Hocam, iyi ki varsınız ☺️
SilNiçe okudum sanki. Benzetmek hoş olmaz. Kendine has, ustaca, özenilmiş bir yazı. Aslında çok şey söylerim Uzatmak istemeyerek tek bir şeye indirgiyorum söyleyeceğimi. Seni Gazipaşa'da almaya geldiğimde, Deniz Kızı'nın orada yaya geçidinden karşıdan karşıya geçerken uzaktan seçtim seni izleyerek yanına yaklaşıyordum. Küçük, özgür, başına buyruk, kuralları kulak ardı etmeyi başarmış bir kız gördüm. Aman Allah'ım dedim buraya da geldi. Bu kız bunu da yaptı. O an öyle bir ruh halin vardı ki biri sana bi şey dese, hoşuna gitmeyecek bir şey,ters bir şey, o öyle olmaz, böyle olur gibi. İşini burnunu soksa yani kısaca. O kadar umursamazdın ki o her kimse. Sen yine bana doğru yürümeye devam ederdin. Yavaş yavaş, acele etmeden ve korkusuz...
YanıtlaSilSana gelmek verdiğim en doğru kararlardan biriydi Rukiye. Orada ben de şunu hatırlıyorum: Karar verebilme hürriyetimi kutladım. İyi ki gelebilmişim dedim, iyi ki buradayım. Misafirperverliğin, yoldaşlığın ve bütün her şey için, teşekkür ederim.
Sil