Saksıdaki petunya, ölmek üzereyken "ah hayır, yine mi" demekten kendini alamayan bir çiçektir. Kendisini Douglas Adams'ın sayfalarında, bir türlü ölmek bilmeyen ruhunuysa satırlarımda bulabilirsiniz.

SU, KARA VE ÇATAL: TUTUNAMAYANLAR - Eğlencesine Bir Bakış

  


Tutunamayanlar'ı bitirdim. Korktuğum olmadı. Kara peçeleriyle melun suretli suikastçılar içimi basmadı. Turgut, hayal ettiğimin aksine intihara kalkışmadı. Anlamını bir yerlerde düşürdüğü yaşamının gereksizliğini düşünmek ona ölmenin acısız ve kesin yollarını sorgulatmadı. Bir başkasının intiharıymış onun sorguladığı. Hakikaten sorgulanacak bir intiharın, insanın kafasına bir türlü yatmayan o absürt olayın peşine düşmüş o. "Anlamak gerek. Anlatamasak da anlamak gerek. Bir anlam vermek gerek." demiş meğer. 

Tehlikeli bir yolculuk, Turgutunki. Kimse üstlenmediğinden ona düşen zorlu bir görev: Selim niye ölür? Selim'in ne olduğunu, neye karşılık geldiğini biliyor mu ki ölüm? Nasıl sarar onun çevresini, nasıl cüret eder varlığıyla onu karartmaya? Sırf kendini var etmek için, Selim'e nasıl kıyar?
Bu dünya nasıl bir dünyadır ki ona en fazla değeri vererek onu yaşamaya en çok can atanın yok olup gitmesine sessiz kalır, bu ölüme göz yumar? Neden böylesine yaşam dolu bir ruh, yani Selim, kendi rızasıyla terk etmek ister dünyayı?

Ne zor bir soru. Sorması zor, düşünmesi zor. Ama bir kez düşünceye imkan verdikten sonra cevaplaması zor değil, beklenenin aksine. Düşünceye imkan vermek için kişi, kendini bırakmalı bilinmeyene. Korkmamalı. 
"direnmekten vazgeçmeliyim, yaşamalıyım ve görmeliyim, bilmediğim bu ülkeye yolculuktan korkmamalıyım." 
İnsan şundan korkuyor olmalı: İntihardır, ölümdür, vebadır, hastalıktır neticede eşelediğim. Üzerime bulaşmasın? Istırap yüklü çığlıklar yüreğimi dağlamasın? Dağlanırsa yüreğim, acıların yükseldiği uçurumun kenarından dengesini kaybedip karanlığa düşmesin? 

Ne yavan bir sebep korkmak için. Bir anlasa insan, ah bir bilse. Fakat bilinmez işte yolun başında: Sütten çıkmışlık, aklık ve kaşıklık ölümsüz değildir. Bütün bir varoluşun geçici parçalarıdır bunlar. Adlar, sıfatlar ve zarflar değişir. Kimse, sandığı kadar ve tanıdığından ibaret değildir. Kimse kendisini tanımaz ya da sandığı kadar. Hevesli, akıllı, sağlıklı, sevecen ve sabırlı bütün o görünüşler yolda ilerledikçe solar, dönüşür yahut soyulurlar. Süt içindeki suyu, ak ise karasını idrak eder. Basit bir 'kaşığın kirlenmesi' hadisesi değildir bu, yani hayat, yani karşılaşmalar. Kendisine onda olmayan bir kötülüğün bulaşmayacağını çünkü aslında 'bulaşacak' bir şey olmadığını sonraları anlar insan. Yolun ilerisinde, yolculuğun ötesinde, bildiği haliyle kendisinin -kendi sandığının- dışında ve kitabın nihayet sonunda farkına varır ki mesele bir 'yüzleşme ve kabullenme' hadisesidir. Anlatılan her seferinde onun hikayesidir.

İnsan; kendinde de ölümün, hastalığın ve bütün o korkunç şeylerin potansiyel olarak var olduğunu bilse, hâlâ yektemiz bir canlıymış gibi mikrop kapmaktan korkar mı? Ben korkmazdım. Fakat başka bir şeyden korkardım, daha sarsıcı ve yoğun bir gerçekten: Ölüm insana düşündüğünden de yakın. Delilik, en akıllı geçinen insandan bile uzak değil. Ah şu zihin-ruh-beden kıskacındaki varoluş, kısacık bir zamanda dahi nelere kâdir!

Olayları yalnızca bir görüşün perspektifinden değerlendirmeyen Turgut'un tıp dünyasını da dışarıda bırakmayacak ikna edici bilimsel bir açıklama yapmaya giriştiğini hayal ediyorum, sırf eğlencesine. O; nasıl da öyle biriydi, sandığının aksine! Yola baş koymuş insanın korkusunun değişken fenomenlerinin yukarıdaki izahatini o şöyle detaylandırırdı: Bünyede uyku hâli denebilecek bir formda varlıklarını gizleyen potansiyel düşmanlar -bakteri ve virüsler; kendilerinden olan bir başka mikrovarlığın harici yollar vasıtasıyla kendileriyle temasa geçecek bir mesajı dahiliyeye yaymasıyla kırk yıllık uykularından uyanarak, yaratılışlarından bu yana kendilerine telkin edilmiş olan ve üzerine eğitim gördükleri hususi yetenek ve dürtüleri nihayet sergileyecekleri saldırıyı başlatma kararı alabileceklerinden, bağışıklık sistemini çökertme tehlikesi olan böyle bir saldırının etkileri üzerine düşünüp müdafaa planı hazır etmekte halihazırda kırk sene kadar geç kalmış insanın en azından biraz daha bilgi edinene kadar düşman hattına girmekten sakınarak kendini muhafaza etmek istemesi caizdir.

Oğuz Atay'ın bahsettiği, benim hikayemdi. Özellikle karşı konulamaz mizahına kahkaha atarak eşlik ettiğim anlarda, bu gerçekle defalarca çarpıştım. Ne gülüyorsun, dedi içimden her seferinde, henüz ehlileşmemiş çakma bir Marx. Çakma olduğunu Türkçe konuşmasından anladım, orijinal olsaydı Latincesini söylerdi: "Que rides?" derdi ve eklerdi: "De te fabula narratur."

Turgut'un görünüşte tutunabilen bir karakter olmasına rağmen yaptığı yolculuk sırasında içindeki tutunamayanı keşfettiğini söyleyebilir miyim öyleyse? Sonuçta ulaştığım bu çıkarım basit kaçmaz mı koskoca Tutunamayanlar külliyatı düşünüldüğünde? Kaçarsa kaçsın, derdi son günlerindeki Selim.

Turgut'un sonunu Arthur Dent'e benzettim biraz, yine eğlencesine. Bildiği bütün gerçekleriyle birlikte dünyası yıkıldığından fevkalade sarsıntı geçirmiş ve olduğu gibi olmaktan başka çaresi kalmamış biri o, sanki. Olduğu gibi olmak, halk içinde dudaklarını oynatarak kendiyle -ya da Olric'le- konuşmak ve gülünç olmak anlamına da gelse, cesaretini kuşanmış biri. Ya da cesurluktan ziyade, yaşadığı onca hadiseden sonra nasıl göründüğünü önemsememe hürriyetine kavuşmuş biri.








Hanne Geyik

Yazarak düşünüyorum.

6 Yorumlar

  1. Demek bitirdin Tutunamayanları, umarım bir gün bana da nasip olur seni tebrik ediyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim sevgili dost. Bu düşmüşler durağına yolun düşse mi düşmese mi acaba diye sormak haddime olmadığından, amin diyelim duana ☺️

      Sil
  2. i translated what you wrote to english. i liked it and found you successful. im a foreigner trying to learn turkish. anyways, my question is did your inner voice tell you not to smile because of the story in the book or was that apart from the story?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hey! I'm so excited to see a foreigner in my blog, you're welcome 💖 I'm sending you my love and gratitude, thanks for your attention. Before answering your question, I want you to know that I will be very glad to meet with you in person (through social media accounts) and to do my best at supporting you throughout your process of learning Turkish. If you would like, send me a massage at my Insta (@saksidakipetunya)

      As for your question, I have to say that it has not a simple answer to give. Actually, this writing is rather complicated ones, even for the writer (that would be me) itself.
      It contains multiple different forms which are nearly copied from Atay's book. These forms are usually irregular and not typical grammatically.
      However, if I could summarize in somehow, I would say that I tried to understand the character with this writing. My assumptions and conclusions are mostly about him (Turgut).

      But the part you are pointing out was, in contrary, some of the rare parts where I could finally looking at myself through the lens of him. What I meant, I guess, that, in some sense, he is me, and his funny tragedy also could be seen on my reflection.
      It was apart from the story.

      Sil
  3. thank you for your answer and for helping me learn turkish. i would like to meet you too. ıf you want, we can send an e-mail. ı am not a social media user. ı can mail you to the address on your blog. ı had to take a break from learning turkish due to some problems in my life. but I will try to visit your blog from time to time and leave comments. ı feel there is love in your heart and in your pen. you do your job well, people need successful writers like you...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hi! I hope you receive this message, I really do! After taking a while off from blog, I'm finally able to reply comments: I would love to mailing with you. Please send me anything so we can meet 🙆🏻 my email: hannegeyik@gmail.com

      Sil